25 Aralık 2007 Salı

Tatil Dönüşü

Bir gelenek olarak derste 5 dakikamı köydeki öğrencilerimin tatilde ne yaptıklarına ayırdım. Ve bir yanıtla şaşkına uğradım. Sigara içmişler!! Bizim köyde böyle bir adet olduğundan bahsettiler. Bayramda büyükler çocuklara yaş ve cinsiyet ayrımı yapmadan sigara dağıtıyormuş bahşiş olarak. Diğer günler yasakmış ama.

İçmeyin, zararlı desen de fark etmiyor. Çocuklar bunu bayramın özelliklerinden biri olarak görüyor. Ne acaip. Velilerle konuşmak lazım.

18 Aralık 2007 Salı

3 Ay 20 Gün...

...dür buradayım. Bu yüzden, bayram tatili 4 gün olsa da upuzun yolu göze alıp eve gitmeye karar verdim.

Biraz şehiriçi otobüs, alışveriş merkezi, park ve öğretmen olmayan şık giyimli insanlar görmeye ihtiyacım var. Annemle babamı görmeye de.

Sıkıldım.

Tebdilimekanda ferahlık vardır.

17 Aralık 2007 Pazartesi

Bangır Bangır

Öğle araları köyde bazen müdür odasındaki tek bilgisayarımızdan müzik açarız. Müzik, odadan tüm koridorlara yayılır. Çaldığımız müzikler genellikle, zevklerimiz uyuşsun uyuşmasın, güncel pop, halk müziği ve sanat müziği olur. Bilgisayardaki müzikler, kendi arşivimizden getirip okulun bilgisayarına kopyaladıklarımızdan oluşmuştur.

Ben de bi' ara, bir şeylerle uğraşırken dinleyeyim diye bilgisayara sevdiğim şarkılardan atmıştım. Rock ağırlıklı... Geçenlerde bizimkiler yine müzik açmışlar. 'Zeytinyağlı yiyemem ammaaaan' falan çalarken birden bi' fark ettim, okulun koridorları "f*ck you, I won't do what you tell me" diye inliyor. Rage Against The Machine'den Killing In The Name.

Fırladığım gibi yerimden, müdür odasına vardım. Baktım, 'karışık çalma' özelliğini açmışlar media player'ın, arada benim müziklerden de seçiyor bilgisayar. Neyse ki okulda gıcık matematikçiden başka kimse sözleri anlayacak kadar İngilizce bilmiyor. O da ortalarda yoktu. Çaktırmadan hallettim durumu. Sonra da hınzır hınzır güldüm.

10 Aralık 2007 Pazartesi

Eski Belediye Başkanının Evi

Ben: Kumaş boyası satan bir yer var mı buralarda?
Terzi: Yok hocam ama bir dükkan var eski belediye başkanının evinin orda.
Ben: Neresi orası?
Terzi: (şaşkın) Bilmiyor musun?
Ben: Yok.

Çok karşılaşıyorum bu tarif şekliyle. Hala da eski belediye başkanının evinin nerede olduğunu öğrenemedim. Hayır, ben kendim yeni olduğumdan belediye başkanının eskisi yok benim için. Şimdikini bile bilmiyorum, onu nereden bileyim. Ama öğrenmek lazım belli ki.

Bu hafta sonu da meslek lisesinin veli toplantısı oldu. Kapıda böyle lüksünden bir araba. Hizmetliyle sohbet ediyoruz. 'Eski belediye başkanının arabası.' dedi.

Ben: Bu eski belediye başkanı bayağı önemli biri herhalde.
Hizmetli: Öyledir. Burada beş dönem belediye başkanlığı yapmıştır. Aşiretleri köklüdür. Çok önemli adam.
Ben: Evini de herkes biliyor.
Hizmetli: -gülerek- Doğrudur.

En kısa zamanda eski belediye başkanının evinin yerini öğrenmem lazım. Duyduğuma göre elektrikler de kesilmiyormuş onun mahallesinde. Taşınırız belki, kim bilir?!

26 Kasım 2007 Pazartesi

26 Kasım Öğretmenler Günü

Günümüzü köydeki çocuklarımızla sade bir şekilde kutladık. Aynı programı yapıyor da olsak gün, 24 Kasım değildi ve olması gerektiği gibi geçmedi sanki. Bizim köy çocuklarının evde ne buldularsa hediye olarak getirmiş olmalarına üzülsek mi sevinsek mi bilemedik. En çok yapma çicek taneleri aldık. Küçük tokalar (muhtemelen kızların kendi tokaları), biblolar, yazmalar, el örgüsü çoraplar... Hepsi de kendi halinde ama bizim için değerli olan hediyelerdi. Onların içine defter yaprağından şekilsizce yırtılmış kağıtlara yazılan ufak mektupları da unutmamak lazım.

Köy çocuklarını tanımak başka.

24 Kasım 2007 Cumartesi

Bahtsız

Eskiden beri özel günler benim için pek güzel geçmemiştir.

Liseden başlayalım: lisede hani herkesin güzel bir mezuniyet balosu olur ya, bizimki birlik olamadığımızdan mı, arkadaşlarımın pek öyle şeyleri bilmemesinden midir nedir, gerçekleşemedi. Yıllığımız da zaten katılanların az olmasından dolayı adi kağıttan yapılmıştı.

Lise sonda Final dershanesine gidiyordum. Final dershanesi ÖSS’de Türkiye ilk 1000ine girenlere ödül töreni düzenliyor ve her bir öğrenciye adının yazılı olduğu bir plaketle bir büyük cumhuriyet altını hediye ediyordu. Ben de o yıl YDS’de ilk bine girdim. Ödül törenine annemlerle hazırlanıp gittik ama tören ne önceki yıllardaki gibi görkemli ne de eğlenceliydi. Üstelik bizlere bırakın altını, üzerinde ismimiz yazan bir plaket bile vermediler. ‘Başarılarınızın devamını dileriz..’ yazan birer küçük metal tabaka tutuşturdular elimize.

Sonra üniversiteye gittim. Üniversitede hiçbir doğum günüm normal günlere denk gelmedi. Ya dini bayram ya da kötü hava şartları yüzünden arkadaşlarımla şöyle gönlümce kutlayamadım doğum günümü.

Mezun olurken... Yıllığı bu sefer kurtardık ama Dedeman’da gerçekleşecek mezuniyet balomuz, birbiriyle zıtlaşan iki grup ve onların birbirine attığı iftiralar yüzünden son anda iptal oldu ve zoraki çabalarla TCDD’nin bir tesisinde masaların yarısı halka açık olarak yapıldı. Şıkır şıkır giyinmiş olan bizler, tanımadığımız göbekli teyzelerin, amcaların tempolu alkışları arasında piste çıkıp çıkıp oynadık.

Her yıl yapılan isim anonslu diploma teslim töreni bizim sene yapılmadı. Onun yerine biz eğitim fakültesini üniversitenin stadında toplayıp provası bile yapılmamış bir kep töreniyle mezun ettiler. (Öğretmenlik yemini edebildik neyse ki.) Üniversitemiz bizden sonraki mezunlara İnönü stadında haber bültenlerine bile konu olan anlı şanlı, konserli bir kep töreni yaptı. Biz de üzülerek seyrettik.

Ve öğretmen olunca… Başladığımdan beri hiçbir özel gün hafta içine denk düşmedi. Hafta sonu olunca da büyüsünü yitirdi. Tıpkı bu Öğretmenler Günü gibi:

İlçede yapılan kutlamalara katıldım. Önce çelenk törenine, ardından kutlamaya. Stajını tamamlamış öğretmenler her yıl öğretmenler gününde yemin ederler. Bu öğretmenler gününde de biz yemin edeceğiz derken milli eğitim müdürlüğü sayımızın çok olmasından ötürü içimizden yalnızca on beşini seçip törende yemin ettirdi. O on beş kişinin arasında ben yoktum. Onları buruk buruk alkışladım.

24 Kasım’ı, 26 Kasım Pazartesi günü köyde, öğrencilerimizle kutlayacağız. Benim ilk gerçek öğretmenler günüm olacak, ama bakalım nasıl olacak?

22 Kasım 2007 Perşembe

Meslek lisesinin hizmetlisi İngilizce'ye meraklı. İyi niyetli, yardımsever de bir insan. Bana İngilizce'yi öğrenmeye çalıştığı kitabı gösterdi, ben de ona "Çalışırken takıldığın yerler olursa gelip sorabilirsin." dedim. Çok mutlu oldu. İkinci tenefüs kitapla yanıma geldi. Bir sayfasını açtı ve "Şu kısım İngilizce, şurada da Türkçesi var, değil mi?" diye sordu. "Evet." dedim. Teşekkür edip gitti. Şaşkın şaşkın arkasından baktım, gülümsedim.

İtiraf Ediyorum

Yetişkinlerle çalışmak çocuklarla çalışmaktan daha eğlenceli! Bi' kere, espri yapabiliyorsunuz. Sonra sürekli "sessiz olalım" uyarısı yapmak zorunda kalmıyorsunuz. Bir konuyu çabucak bitirip onu kullanıma geçirebiliyorsunuz. Öğrencileriniz, sizin izlediklerinizi izleyip, sizin dinlediklerinizi dinliyorlar; onlarla hayattan konuşabiliyorsunuz...

En çok 4. sınıflarla çalışmaktan şikayetçiyim. En mutlu olduklarımsa lise 2'ler.

20 Kasım 2007 Salı

Çocuk Mu, Büyük Mü Anlamadım.

Apartman görevlimiz beni sabah işe giderken gördüğünde 'siz' diye hitap ediyor. Kot, sweatshirt gibi serbest giysilerle gördüğünde 'sen' diyor.

18 Kasım 2007 Pazar

Yaşasın, bitti!

306 kağıt. Tanesi 2 dakikadan 612 dakika. 612 bölü 60 eşittir 10 saat 12 dakika. Günde 2 saatten hesaplasak 5 günde biter. Her gün 2 saat okunmayacağını düşün, işte 7-8 gün de sen ona. Hımmm...

gibi hiçbir işe yaramayan hesaplarımı yaptıktan sonra daldım yazılılara. Meslek lisesinin sınıfları kalabalık olduğu için bu dönem çok kağıt okuyorum. Sıkıcı bir iş. Aynı şeyleri dön dön oku. Üniversitede çeviri hocamız, 'Sizin sınavlarınız yerine kitap okusam kaç cilt bitirirdim acaba?' derdi. O da sıkılıyormuş demek ki. Yazılıları okurken yüzü hep gözümün önüne geldi.

Okuması değil de, yazılı yapması ve sonuçlarını sınıfta söylemesi güzel.

Yazılı yaparken en çok son 5 dakika demesini seviyorum. 'Hiiii!', diye topluca bir ses geliyor sınıftan. Gülüyorum.

Sonuçları söylerken de hepsi melül melül yüzüme bakıyor. O da komik geliyor bana.

Onlar da benim yazılı okurkenki perişan halimi görseler gülerler galiba.

Birinci yazılıları bi' gayret bitirdim, mutluyum.

10 Kasım 2007 Cumartesi

İlk 10 Kasım'ım

Sabah, günün ciddiyetine uygun şıklıkta giyinmiş vaziyette toplanıp okulumuza vardık. Bir masa hazırladık. Atatürk'ün çerçeveli, güzel bir fotoğrafını üzerine koyduk; etrafına çiçekler serpiştirdik. Anma törenimizde oratoryodan Atatürk'ün sevdiği şarkılara kadar her şey vardı. Güzel bir program olması için elimizden geleni yaptık. Gene halktan katılım olmadı. Üzüldüm.

Yine de törenlere, bayramlara iyi hazırlandığımız için gurur duyuyorum.

29 Ekim 2007 Pazartesi

Cumhuriyet Bayramı

Meslekteki ilk 29 Ekim'im.

Güzel bir program hazırlamıştık. Çocuklarla 'Cumhuriyetimizin bekçileriyiz.' vb yazan pankartlar yapmıştık. Tüm bu özene rağmen halktan hiç kimse kutlamamıza katılmadı. Cumhuriyet Bayramı'nı okulumuzda kendi kendimize kutladık. Halbuki en önemli bayramımıza köy halkının coşkuyla katılmasını isterdim. 23 Nisan'a genciyle, yaşlısıyla, kadınıyla, çocuğuyla katılmışlardı. Bu fena oldu. Yine de en çok hoşuma giden şey biz genç öğretmenlerin şıkır şıkır takımlarla bayrama gelmesiydi. 'Köyde kutlayacağız nasılsa, dağın başında kim bizi görsün.' dememişti kimse. Bizim okulun kadrosunda en sevdiğim özellik bu. Dikkat edilir nerede ne giyileceğine.

Ne yaparsak yapalım, milli bayramları köyde kendi kendimize kutlamamız güzel olmuyor. Aslında ilçe milli eğitim köylere servis ayarlayıp bizim çocukları da özel günlerde ilçedeki kutlamalara getirtebilir. Köyler ilçeye çok yakın. Çocuklar da böylece değişik bir etkinliğe katılmış olurlar. Öyle unutulmuş gibi, bir kenarda kutlayınca bayramların tadı pek olmuyor.

24 Ekim 2007 Çarşamba

Merak Edenlere...

Doğuda zaten var olan askeri hareketlilik aslında bahardan itibaren iyice hızlanmıştı. Yalnızca, basın bu aralar çok yer veriyor. Televizyonda söylediklerini biz burada, içindeyken hissetmiyor ve hemen her şeyi sizler gibi haberlerden öğreniyoruz. Günlük hayatımıza yansıyan bir şey yok. Ben yine her gün okula 'The Simple Present Tense' diyerek gidiyorum.

14 Ekim 2007 Pazar

Şeker Bayramı

Bayram tatili çok kısa, memleketler çok uzaktı. O yüzden öğretmenlerden hemen hiçbirimiz ailelerimizi ziyarete gidemedik ve bayramı burada geçirdik. Önceden sözleştiğimiz üzere birbirimize ev ziyaretlerine gittik. Kahveler, çaylar içtik; birlikte yemek yedik; sohbet ettik. Güzeldi.

Hepimizin ortak şikayet konusu bayramın arsız çocuklarıydı. Cevap vermemene rağmen ısrarla kapı zilini çalanlar, kapıları tekmeleyenler, yedikleri şekerlerin kabını yere atanlar, bayram harçlıklarıyla aldıkları torpilleri patlatanlar. Ve gelen şikayetler üzerine belediyeden yapılan anons. Görevli önce en sakin ses tonuyla başlıyor: 'Dikkat! Sukakta turpil, fişşşeak, kız kuvalayan (o sırada fişek sesleri devam ediyor -ciuvv, dıgş, tak) atılmaası ve satılmaası yasaktır!' Görevli derince nefes aldıktan sonra bir kez daha tekrarlıyor: 'Dikkat! -ciuvvv, pat pat pat- Sukakta turpil, fişşeak, kız kuvalayan atılmaası ve -ciuvv, taka taka- satılmaası yasaktır!'. Belediye görevlisinin sonunda sabrı taşıyor ve birden sinirle bağırıyor: Çucuklarınıza sahip çıkın lo!

Etrafta güzel giyinmiş arsız çocuk bolluğundan başka en çok kravatsız takım elbiseli adamlar vardı. Erkek erkeğe, öbek öbek bayram ziyaretlerine gidiyorlardı. Hele bir topluluk, tek sıra olmuş, sırayı da bozmadan uzun yolda öylece ilerledi ve gözden kayboldu. Kadınlar bu sefer ortalıkta yoktu ama sokaklarda, okudukları belli olan ergenlik çağındaki kızlar ve erkekler dolaşıyordu. Çocuğu, adamı, yaşlısı, genç kızı, hepsi temiz ve güzel giyinmişti. Genelde bakımsız olan yöre halkını böyle görmek hoşuma gitti. Ve tabii, 'esnaf iyi para kazanmıştır' diye düşünmeden edemedim.

Buradaki ilk bayramımı da böylece geçirdim.

11 Ekim 2007 Perşembe

Arife

Okul bugün yarım gündü. Ben de arkadaşlarım gelecek diye akşama doğru çarşıya çıkıp ufak çapta bir bayram alışverişi yaptım, ikram etmek için çikolata ve kolonya aldım. Sokaklar hiç olmadığı kadar hareketliydi. Şeker, bayramlık, sebze satan seyyar satıcılar; onların önündeki kalabalıklar; birbirine karışan sesler, çocuklar... Yöre halkı gerçekten bayrama hazırlanıyordu. Yanımda fotoğraf makinem olsaydı güzel kareler yakalayabilirdim.

Yeni gelen bir şeyler vardır diye nispeten şık olan giyim mağazalarından birine girdim. Mağazanın içi, yüzünü açmış çarşaflı kadınlar ve onların esmer çocuklarıyla doluydu. Mağazadaki televizyondan ilahi sesleri geliyordu. Tek başıma onların arasında kalan ben, üzerimdeki kargo pantolonumla yabancı bir gazeteciyi andırıyordum. 'Arabistan'da kadınlar alışverişe akşam saatlerinde çıkıyorlar. Bulunduğumuz mağazada, ev dekorasyonundan giyime her şey var.' Sonra fonda Gökhan Özen çalmaya başladı. 'Gökhan Özen gördüğünüz gibi Arabistan'da da biliniyor.' - o sırada birkaç Arap genç kızla röportaj yaptığım görüntüler devreye girer: 'Geçen yaz Türkiye'ye ziyarete gelmiştik. İlk orada duymuştum. Şimdi ülkemizde de şarkıları dinleniyor.'

Kalabalığı yararak kendimi sokağa attım. Yine sokakta bir sürü çocuk ve kendine en tuhaf renklerde gömlek alan yetişkin erkekler vardı. Çarşıdaki kalan işlerimi hallettikten sonra eve doğru yol aldım.Yolda hala ev temizliği yapan kadınlar gördüm. Çoğu halı yıkıyordu. Bu yörenin kadınlarının, genç kızlarının ömrü halı yıkamakla geçiyor. Eve vardıktan on dakika sonra yakınımda oturan bir öğrencim bana içli köfte getirdi. Mutlu oldum. Akşam yemeğinde içli köfteleri afiyetle yedik.

9 Ekim 2007 Salı

Elif'cik, Bizi Affet!

Başaramadık. Defalarca kızlarımızın evlerine gitmemize rağmen başaramadık. 'Masraflarını karşılarız.' dedik, olmadı; 'Servis tutarız.' dedik, olmadı. Razı edemedik. Zorunlu eğitim 8 yıl olduğu için kanuni bir yaptırım da uygulayamadık. Yapamadık.

Bizim ilköğretimden geçen yıl 3'ü kız olmak üzere 8 öğrenci mezun oldu. Onların doğduğu yıllar, malum, terörün zirvede olduğu yıllar. Az sayıda olmalarının sebebini buna bağlıyoruz. Bu kadar az sayıda olmaları maalesef kızların liseye gitmelerine engel oldu. Çünkü en çok söyledikleri bahane buydu. Tabii gerçekten isteselerdi ona da çare bulurlardı. Ağa, kızını ve diğer iki kızcağızı her sabah işine giderken okula götürebilir, akşamüstü de geri getirebilirdi. İstemedi.

Bu yılki 8'lerimizden umutluyuz. Kızlarımızın velileri istekli görünüyor. Neyse ki feodalite o kadar kuvvetli değil. Ağanın kızı gitmedi diye onlar da göndermeyecekler diye bir şey yok. Kaldı ki ağanın kızını da seneye kız meslek lisesine yazdırmayı düşünüyoruz. Meslek liselerine öğrenciler okullarına ara verdikten sonra da devam edebiliyor. Bir yıl kaybedecek olmaları hoşumuza gitmiyor fakat okuma şansları devam edeceği için mutluyuz.

Yine de,

Elif'cik, bizi affet! Başka yollar bulunabilir miydi, bilemedik. Gençtik belki, tecrübesizdik, fakat inançla mücadele ettik.

Elif'cik, bizi affet de, anneni babanı affetme!

3 Ekim 2007 Çarşamba

Mızgıni

Dersteydim. Pencereye sırtımı dönmüş tahtaya yandan yazı yazıyordum. Sağ kulağımda bir uğultu oluştu. Korkuyla başımı çevirdim ve o pencereden uçup gitti. Öğrencilerim beni, telaşlanmayayım diye uyarmamış. Zaten her şey birdenbire oldu.

-Mızgıni. Mızgıni.
-Ne demek?
-Müjdeci öğreatmaaniii. Müjde böceği. Kulağınıza bir müjde fısıldadı ve gitti.
-
Kelebek miydi?
-Değil öğreatmanii. Mızgıni.
Zararsızdır. Mızgıni derler. Müjde.

İnanmam hurafelere ya, hoşuma gitti bu sözleri duymak. Bekliyorum.

1 Ekim 2007 Pazartesi

Bir Biz Değiliz

Bu sene, bir sebeple, hastanedeki sağlık personeliyle -doktorundan hemşiresine, anestezi uzmanından teknisyenine- arkadaş oldum. Onların da bizden acaip öyküleri var. Hastaneler her yerde olaylı olur ama burada yöreden kaynaklanan tuhaflıklar yaşanıyormuş. Doğum öyküleri birinci sırada. Örneğin ameliyathaneye ikinci sezaryen için gelip arada üç tane normal doğum yaptığı ortaya çıkan kadınlar varmış. Sonra, başkasının karnesiyle muayene olmaya çalışanlar, "bu senin karnen değil" deyince "küfür mü ediyorsun" diye saldıranlar; en lüks arabaya binen yeşil kartlılar; çocuğu -kendileri bakmadığı için- hastalanan ama kolay iyileşmedi diye doktoru dövmeye kalkanlar; ameliyattan birkaç saat sonra hastalarının -diyelim- "karnı deşiyr (karnı ağrıyor)" diye hemşirenin üzerine yürüyenler, aşiretçe hastane basanlar, yaralı askerler, ailenin ilgisini çekmek için basit bir sebeple ikide bir hastaneye gelen yaşlılar (yaşlılar hastalanınca bütün sülale akın akın ziyarete geliyormuş) ve daha burada anlatamayacağım bir sürü absürd, trajik ve komik öykü. Bütün sağlıkçılara bol sabır ve kolaylık diliyorum.

27 Eylül 2007 Perşembe

Babu

Meslek lisesi öğrencileri için okula servis var. Evim uzakta olduğundan ben de bu öğrenci servisine geçen haftadan beri biniyorum. Yoksa okulla ev arası yürüyerek tam yarım saat sürüyor. Fakat servisin şoförüyle baştan beri bir türlü konuşamıyorum. Cesaretsizliğimden değil, birbirimizi anlayamadığımızdan. Üç kere denedim. Sorduğum her şeye kırık Türkçe'siyle başka yanıtlar veriyor, ben de her seferinde aldığım cevaplardan tatminsiz, içimden 'sonra bir daha konuşayım' diyerek yanından ayrılıyorum. Adam sürekli sinirli ama komik bir sinirliliği var, aceleci. Esmer, sıska, ince bıyıklı, kepçe kulaklı, kısa boylu, hafif kambur. Amerikan filmlerindeki Hintli taksi şoförlerine benziyor. Servis çok eski, üstelik şoför mahalinde cırtlak renkli yapma çiçekler asılı. Adamın bir tek adı 'Babu' değil; Cabo, yani Cabbar. Bir gün ağzımdan Babu kaçıverecek diye korkuyorum.

25 Eylül 2007 Salı

Helikopterler

Çok askeri helikopter geçmeye başladı yine üstümüzden. Özellikle de köy kırsalından. Dağda bir şeyler oluyor. Olmasın.

23 Eylül 2007 Pazar

Güzel Evim

Bu pazarı evde geçirdim. Evimdeyken kendimi doğuda, ufacık bir yerde değil de İstanbul'da, Ankara'da ya da beğendiğim herhangi büyük bir şehirdeymiş gibi hissediyorum. Ev demek internet demek; internette vakit geçirip günlüğü yazdığım, yakınlarımla görüştüğüm zaman daha da artıyor mutluluğum. Evim evim, güzel evim; duvarlarını, tavanını sevdiğim evim!

22 Eylül 2007 Cumartesi

Akşam Gezintisi

Balkondan dışarıyı seyrederken fark ettim: hava kararmasına rağmen yerli kadınlar üçerli beşerli topluluklar halinde sokakta geziyor. Yanlarında erkek çocuk bile yok. Bir yere varma telaşında değiller. Öyle geziyorlar. Şaşırdım.

21 Eylül 2007 Cuma

Düello

Elimde kitaplarla okuldan eve dönüyordum. Yolun sol tarafındaydım. Her gün önünden geçtiğim çöpün arkasında her zamanki gibi bir inek vardı. Yürümeye devam ettim. Ben adım attıkça inek de çöpün arkasından yola çıkıyordu. Durdum. İnek de durdu. Yolun sağındaki çocuklar ve az ötemdeki bakkal merakla ikimizi izliyordu. İnekle göz göze geldik. Ben hemen gözlerimi kaçırdım. Durmakla gitmek arasında kalmıştım. Ben adım atmaya yeltendikçe inek de hamle yapıyordu. Yol ya onun olacaktı ya benim. Üçüncü ihtimali aklıma getirmemeye çalışıyordum. Orada dikildikçe çocukların maskarası oluyorduk. Bu durum ineğin de hoşuna gitmiyordu. Yan yan bakıp ineği şöyle bir süzdükten sonra beni bir deli cesareti aldı ve yürümeye karar verdim. Yolu kaptıracağından korkarak o da ilerlemeye başladı. Birbirimize iyice yaklaşmıştık ki ben sıklaştırdığım adımlarımla fark atarak onun yolunu dikey kestim ve güvenli bölgeye ulaştım. Sonra da suratımdaki yarım gülümsemeyle arkama bakıp nabeeer dercesine gözlerinin ta içine baktım. Umursamaz bir tavır takınarak yolun karşısına geçti.

20 Eylül 2007 Perşembe

Gerçek Okul Gibi

Liste açıklandı. Beni haftanın üç günü meslek lisesine görevlendirmişler. Liseye verdiklerine sevindim çünkü hazır görevlendirmişlerken ergenlerle de çalışayım, deneyimim olsun istiyordum. Bugün derslere girip öğrencilerle tanıştım. Hepsi gayet sakin, temiz ve akıllı çocuklar. Formaları güzel. Öğretmenleri de sevdim. Bir ikisi zaten önceden arkadaşımdı. Diğerleri de rahat insanlar. Yaş ortalaması yüksek. Çoluğa çocuğa karışmış olanları var aralarında. Müdür, yirmi yıllık yerli bir öğretmen. Memur var, hizmetli var, kantin var. Bu durumdan hoşnutum. Ne de olsa bizim köy okulu, öğretmenlerinin 23 olan yaş ortalamasıyla daha çok bir toplumsal sorumluluk projesini andırıyor.

19 Eylül 2007 Çarşamba

Şenlik

Bir gün önceden bana düşenleri alıp içine yerleştirdiğim poşete evdeki naylon terliklerimi de ekledim. Üzerime, en sevmediğim kumaş pantolonumla giymekten bıktığım için uzun süredir yüzüne bakmadığım gri tişörtümü geçirdim. Servise binip poşetimi, diğer poşetlerin yanına oturttum. Okula gittik. Çocuklar bizi bekliyordu. Andımız'dan sonra öğretmenler odasına gidip hazırlandık. Ayakkabılarımızı çıkarıp terliklerimizi giydik, pantolonlarımızın paçalarını sıvadık. Okulumuzun, müdür odasındaki tek bilgisayarından müzik açtık. Poşetlerdeki temizlik malzemelerini çıkartıp en köşedeki sınıfa yollandık. İşte ayda bir gerçekleştirdiğimiz büyük okul yıkama şenliğimiz böyle başladı. Müdürümüz çeşmeye taktığı hortumu bize ulaştırdı. Toz deterjanları yerlere serptik. Birkaçımız sınıfı fırçalarla köpürttürken birkaçımız da kahverengileşen suyu çekpaslarla sınıftan dışarı attı. Camları sildik, sıraları temizledik. Dolapların tek tek tozunu aldık. Tuvaletleri çamaşır suyuyla dezenfekte ettik. Arada çalan müzikte oynamayı da ihmal etmedik. İşin büyük bölümünü biz, onumuz yaptık; öğrencilerimiz de bize yardım etti. Okulumuzun temizliğini, sorumluluk alsınlar, ekip çalışmasını öğrensinler ve okula özen göstersinler diye her zaman öğrencilerimizle beraber yaparız. Onlara, işe yaramadıkları duygusuna kapılmayacakları hafif işler veririz. Günün sonunda herkes okuldan yorgun ama mutlu ayrılır. Bugün de, istisnasız hepimiz iyi bir iş yapmanın verdiği hazla evlerimize vardık.

17 Eylül 2007 Pazartesi

Okul Açıldı

Düşündüğüm gibi olmadı. Öğrencilerimizin çoğu, özellikle ikinci kademe yani bizim kademe, okula gelmedi. Yine de gelenlerle yaz tatilinden bahsettik. Bir kısmı Düzce taraflarına fındığa gitmiş, bir kısmı da Ege'ye domatese. 'Öğreaaatmaaanii, orada doma diyorlar!' Parasal ihtiyaçtan çok, gezmek görmek amacıyla gittiler oralara. Yoksa bizim köy öyle fakir değil. Ama gezememişler söylediklerine göre. Bir tek çalıştıkları tarlaları, kaldıkları evleri bir de yolda nerelerden geçtilerse oraları görmüşler. Biraz hayal kırıklığı vardı sözlerinde. Biri gurbetin ne kadar zor olduğundan bahsetti. Biz iyi dayanıyormuşuz ona göre. Doğrudur dedim.

Günün geri kalanında sınıfları düzenledik. Sonra cumadan sözleştiğimiz üzere ağanın evine gittik. Ağa yine ortalarda yok. Karısına nedenini sorduk. Kadın bizim geleceğimizi söylememiş. Biraz daha üstüne gidince, ağanın karşı çıktığı şeyler hakkında söz söyleyemediğini, söylerse üzerine kuma gelmesinden korktuğunu belirtti. Bence bize abartarak anlatıyor. Israrla onun kızını okula göndermek isteyip istemediğini sordum. Bu sefer kaçamak cevaplar vermedi. İsterim dedi. Sonra da ağanın üzerinde etkisi olan amcasından bahsetti. O ılımlı yaklaşıyormuş eğitime. Onunla konuşup desteğini alırsak belki bu işi başarabilirmişiz. Adamın adını, adresini aldık. Bu sefer en azından elimizde bir şeyler olduğundan daha umutlu ayrıldık evden. Oradan okumak isteyen diğer kızımızın evini ziyaret ettik. Bu evin babası da ortada yoktu. Anneyle konuştuk. Bin türlü bahane öne sürdü. Servis yokmuş, olsa da paraları yokmuş, paraları olsa da kızın köyde adı mı çıkarmış, oralara nasıl göndersinlermiş (Oralar köye arabayla 15 dk uzaklıkta.). Baktık bahaneler bitmiyor, biz de can damarından girdik söze: Okursa maaşlı işi olur, size bakar. Bunları söyleyince yumuşadı. Dört sene dedik, dört sene sonra ayda 800 lira kazanabilir. Hem de köydeki anaokulunda. Kız meslekte sadece kız çocukları öğrenim görüyor, servisi milli eğitim müdürlüğü ücretsiz sağlıyor. Öğrenciler her ay, ilköğretimde olduğu gibi, karşılıksız para da alıyor devletten. Kızlar okulu bitirince de ana okullarında usta öğretici oluyorlar, hemen iş bulabiliyorlar. Hem biz yardımcı oluruz o okurken. Bayağı etkili oldu sözler, ama anne topu babaya atmaktan da geri kalmadı. Adam şehir dışındaymış, bir hafta sonra gelecekmiş. Bunları ona da söylemeliymişiz. Söyleyeceğiz tabii. O vakte kadar da hem servis araştıracak hem de kız meslek lisesine durumdan bahsedip desteklerini almaya çalışacağız. Kayıt tarihleri geçti ama böyle bir durumda sorun çıkartacaklarını sanmıyorum.

15 Eylül 2007 Cumartesi

Yine Haftanın Sonu

Sıkıcı hafta sonları başladı. Yapılacak şeyler sınırlı, çok sınırlı. Kış olduğu zaman kabullenebilir bir durum ama yaz olunca, genç olunca... Öğretmenler, birbirimize gidip geliyoruz anca. Burada birbirimizden başka kimseciklerimiz yok. Umarım geçen dönemden planladığımız gibi çevre illeri gezebiliriz. Yoksa bu hafta sonları geçmek bilmeyecek.

14 Eylül 2007 Cuma

Yılmadık

Ağanın kızının en azından Kız Meslek Lisesi'ne yazdırılması için verdiğimiz çaba sürüyor. Anneyi ziyaret ettik. Biliyoruz ki babaları etse etse anneler ikna edebilir. Fakat anne pek ikna olmuşa benzemiyor. Daha çok bizi bir an önce başından savmak telaşında. Sürekli 'Babasıyla konuşun.' diyor; 'Babası şimdi evde yok.'. O Kürtçe konuşuyor, biz Türkçe; öğrencilerimiz çevirmenlerimiz. Bir sonuç alamıyoruz ama pazartesi tekrar gelip hem kendisiyle hem de ağayla konuşacağımıza dair söz alıyoruz. Evlerimize gitmek için servise bindiğimizde ağayı evden çıkarken görüyoruz. Bu bizi daha çok hırslandırıyor.

11 Eylül 2007 Salı

Toplantı

Bugün ilçede branş öğretmenlerinin genel toplantısı vardı. Konuşmacılar ilköğretim müfettişleriydi. Bize yönetmeliklerdeki değişiklerden bahsettiler; günlük ders planları, sağlık raporları, ek dersler hakkında bilgi verdiler. İngilizce derslerinde hep olan fakat bizim ülkemizde diğer branşlar için yeni uygulamaya konulan, öğretmene özel "klavuz kitaplardan" bahsettiler. Artık hiçbirimiz günlük ve yıllık ders planı yapmayacakmışız. Çünkü klavuz kitaplarda dersi nasıl işlememiz gerektiği zaten yazıyor. Bizim için büyük kolaylık oldu.

10 Eylül 2007 Pazartesi

İn Lan!

Bugün servis şoförünü, öğrencilerimize 'lan' ya da 'kız' diye hitap etmemesi konusunda uygun bir dille uyardım. Utandı.

7 Eylül 2007 Cuma

Çilemiz Bitmeyecek Mi?!

Biz branş öğretmenlerinin ek ders çilesi başladı yine. Okulunda ders saatini dolduranların işi kolay, dertleri yok. Bizim gibi küçük köy okulu öğretmenleri ise her yıl gerilmekte. Mesela bizim okulda bu yıl altılar açılmadı. Maaş karşılığı bile dolmuyor ders saatlerimiz. E, bir kilometre ötemizdeki köyde de ilköğretim okulu var; onların da Türkçe, İngilizce, Matematik öğretmeni var. Ne yapacağız? Mecburen bölüneceğiz yine. İki gün kendi okulunda, üç gün tanımadığın bir okulda. Ne oraya aitsin ne buraya! Hani doğuda açık vardı? Benim bulunduğum yerde yok öyle bir şey. Bir sürü matematik öğretmeni atamışlar bu dönem. Matematik öğretmeni ihtiyacı olmayan okula da atamışlar. Ne olacak onlar? Okul öncesi ve sınıf öğretmeni açığı had safhada, onlardan atamamışlar. Milli Eğitim Bakanlığı'nı hiç ama hiç anlamıyorum.

6 Eylül 2007 Perşembe

Odam

Burası geçici bir mekan olarak görüldüğü için evlere pahalı eşyalar alınmıyor. Zaten eşyalar özelde bir karyola, bir yatak, bir gardrop, bir masa, bir sandalye; genelde çamaşır makinesi, buzdolabı, kanepe ve televizyondan oluşuyor.


Eşyaları kargoyla götürmek, yapılan masraf kadar tutuyor, bu yüzden öğretmenler ayrılırken eşyalarını çoğu kez ikinci el dükkanlarına satıyor, ya da yeni atanan bir öğretmen varsa ona devrediyor. Kısaca, herkesin işine yarayacak gözden çıkarılabilir eşyalarınızın olması lazım.

Yine de burada dışarda zaman geçirecek mekan pek olmadığından evdeki mutluluk önemli. O yüzden, odamı mümkün olduğunca zevkime uygun hale getirmeye çalıştım. IKEA'dan bugünleri düşünerek alıp valizde ta buralara getirdiğim düzenleyicilerimi astım, Japon feneri avizemi taktım. Onlara baktıkça mutlu oluyorum.

5 Eylül 2007 Çarşamba

Evim

Geçen dönemden bir arkadaşımla eve çıkmak üzere anlaşmıştık. Sonunda bunu başardık ve ben yurttan kurtuldum.

Evim, ilçenin merkeze biraz uzak kalan mahallelerinin birinde. Apartmanımda daha çok memur aileleri oturmasına rağmen mahallenin geri kalanında yerli aileler bulunuyor. Bu yüzden mahalleye gündüzleri oyun oynamak için bir sürü çocuk dökülmekte. Odam mahalleye bakıyor. Çocukların bağırtılarını duyuyorum. Dediklerini anlamıyorum. Pencereden ne oynadıklarını merak edip oyunlarını izliyorum. Kavga ettiklerini sandığım çocuklar (dilleri dolayısıyla gırtlaklarından kavga ediyorlarmışçasına ses çıkıyor), meğerse mahalleyi bölen geniş caddenin kenarında ona yol boyunca eşlik etmiş arktaki sığ suya, şişe kapaklarını aynı anda bırakıp yarıştırıyorlarmış. -Çocukken anneannemin bağındaki arkta biz de bu oyunu oynamaktan büyük keyif alırdık.- Birkaç çocuk bizim evin karşısındaki boş arsada, sanırım, geçen yıl verilen okul kitaplarını parçalar halinde yakıyor. (Devletin ders kitaplarını her yıl parasız vermesi iyi bir uygulamaymış gibi görünse de bu, kitapları çocukların gözünde değersizleştirip onları kitaplarına iyi bakmaktan ve başkalarıyla paylaşmaktan alı koyuyor: Seneye yenisini veriyorlar nasılsa yeaa!!) Yöresel giysiler içindeki bir kadın çocuklardan birinin arkasından taş atarak onu kovalıyor. Galiba gerisindeki ağlayan çocuk onun. Ağlatan çocuksa hiçbir darbe almadan kaçmayı başardı. İnekler çöpleri karıştırıyor. Caddeden arada sırada araba geçiyor. Kızlar sabah çırpıp damlara serdikleri halıları toplarken şakalaşıyor. Güneş ışınlarının elini buralardan çekmesiyle beraber mahalledeki çocuk sayısı da azalıyor. Birazdan tamamı yok olacak. Çocukların yerini, eline yeni araba geçmiş yeni yetme erkekler alacak. Geç vakitte sokağa çıkmamak lazım.

3 Eylül 2007 Pazartesi

Serviiise, serviiise!

Okula tam kadro gittik bugün. Herkes birbirini ilk olarak serviste gördü. Şoför abimizin bizi gördüğüne gerçekten sevindiği gözlerinden anlaşılıyordu: “Hoş gelmişsiniz hocalar, naasılsınız?” “İyiyiz abi, sen nasılsın?” “Biz de iyiyiz vallah, çok şükür.”

Yolda yine birimizi almak için duran servisimize halktan insanlar dolmuş sanıp binmek için yanaştı ve şoförümüz her zamanki gibi “serviiise, serviiiise” diye bağırdı. Servise, servisin Kürtçe’si. Özlemişim. İstemsiz gülümsedim.

Okula ulaştığımızda kötü bir manzarayla karşılaşmaktan korkarak kapıyı açtık ama her şey yerli yerindeydi. Okulumuz pek kirlenmemişti bile. -Yine de dersler tam başlamadan okulun temizliği bizi bekler.- Öğretmenler odasını havalandırmak ilk işimiz oldu. Sonra da kanepelere yerleşip başladık yaz tatilinden konuşmaya. Arada birinci sınıfa öğrenci yazdırmaya gelenler oldu, onlarla ilgilendik. Sonra ağanın kardeşi bizi çağırmış, onun evine çay içmeye gittik. Oradan da servisle tekrar evlere dağıldık.

2 Eylül 2007 Pazar

Yaz Tatilinin Ardından

Koskoca iki aylık tatil bitti. Anne, baba, kardeş ve İstanbul’la hasret giderdim, akrabaları ziyaret ettim, arkadaşlarımla görüştüm.

Otobüs-dolmuşlarla görev yaptığım yere giderken elbette geçen gelişimle aynı duygular içinde değildim. Bu sefer, yurtta yer olmasa bile evinde konaklayabileceğim arkadaşlarım vardı, çevrem vardı, neyle karşılaşacağımı biliyordum. Bir tek yurtta oda arkadaşlarımın nasıl insanlar olacağı beni korkutuyordu. Gerçi hemen eve çıkmaktı planım ama ne de olsa geçen sene pek güzel anılarım olmamıştı. Resepsiyonda beni verdikleri odada kimlerin olduğunu aslında cevabı duymak istememe rağmen sordum. Neyse ki sevineceğim bir yanıt aldım. Gidip odaya yerleştim. Diğer iki kişiyle tanıştım. İyi insanlar çıktılar. Hatta arada eve çıkmaya karar vermekle yanlış mı yapıyorum acaba diye aklımdan geçirmiyor değilim.

Arkadaşlarımın hiçbirini görmedim henüz. Uzun yol yorgunluğunu atması kolay değil. Okuldakileri yarın, diğerlerini de zaman içerisinde göreceğim.

3 Ağustos 2007 Cuma

STK Dönemsel Projeleri

Üniversite 4’e geçtiğim yazdı. Ağustos ayıydı. Otobüs biletimi günler öncesinden almama rağmen, son ana kadar gitmekte tereddüt etmiştim. En çok hissettiğim duygu korkuydu, ikincisi ise endişe. Ülkemin kuzey doğusuna ilk kez ayak basacaktım. Birkaç aydır gönüllük yaptığım bir sivil toplum kuruluşunun (STK), kuzey doğudaki bir ilçede gerçekleştirdiği eğitime destek projesine katılıyordum. Bu, gençlerin boş zamanlarında da gönüllülük yapmasını amaçlayan bir dönemsel yaz projesi idi. Orada görev almak isteyen gönüllüler, projeyi ortaya çıkartan ekibe özgeçmişini ve niyet mektubunu yolluyordu. Ekip, başvuran kişiler arasından bir seçim yapıyor ve seçtiği kişilerin listesini internet haberleşme grubundan duyuruyordu. Bu eğitime destek projesine ben de başvurmuş ve seçilmiştim. Gittiğimiz yerdeki tüm konaklama, ulaşım ve yemek masraflarımızı STK’mız karşılayacaktı. Değişik bir deneyim için iyi fırsattı. Ben İngilizce derslerine girecektim; benim adıma bir nevi staj da olacaktı.

Yine de korkuyordum. Oraya gitmek istediğimi kararlılıkla aileme bildirmeme rağmen hani sanki biri ‘gitme’ dese, gitmeyecektim de gururuma yediremiyordum. Bu yüzden otobüse bindim ve bizimkilere camdan baka baka terminalden ayrıldım.

Vardığımda proje sorumlusu beni karşılamak için otogarda hazırdı. Hastanenin misafirhanesinde kalacaktık. Valizimi taşımama yardım ederek beni oraya götürdü. İlçe bağlı olduğu ilden daha gelişmiş ve büyük görünüyordu. Üstelik turistikti. Hani biz doğunun herhangi bir yerine ayak basmaya korkuyoruz ama orada elin İtalyanları, Japonları sokaklarda dolaşıyor, bu duruma alışan yöre halkı onlardan kazanç elde etmek için açtığı çeşitli mekanlarda umarsızca oturuyordu. Böyle bir projenin gelişmeye daha muhtaç bir yerde yapılmasının daha faydalı olacağını düşündüm.

Dersleri, ilçenin bir ilköğretim okulunda gerçekleştirecek; 3 hafta boyunca origami, ebru, İngilizce, matematik, Türkçe, fizik, kimya, tarih, spor vb dersler verecektik. Dersleri gerçekleştireceğimiz yer bir ilköğretimdi. O zaman okulun bakımlı ve el yapımı materyallerle dolu olması dikkatimi çekti. Daha sonra okul öğretmenlerinin fotoğraflarını gördüm. Genceciklerdi. Şimdi anlıyorum ki onlar benim gibi yeni mezun öğretmenlerdi ve asıl eğitime destek projesini onlar gerçekleştirmişti. Söylemeli, biz oraya farklı bir şeyler götürmemiştik, çocuklar zaten bizim tahmin ettiğimizin aksine bizim gibi çağdaş öğretmenlere sahipti. Projenin tek yararı bizim oraları görmüş ve farklı bir deneyim kazanmış olmamızdı. Tek taraflı bir dönüşümdü elde kalan.

Bizim oralarda bir proje gerçekleştirseler de aynı şey olur. Biz o küçük köy okulunda gerçekten çok şeyi değiştirmeye çalışıyoruz. Büyük çaba sarf ediyoruz. Evlere gidiyoruz, halkla konuşuyoruz. Çocukların ufkunu elimizden geldiğince açmaya çalışıyoruz. Okula kendi bilgisayarlarımızı götürüyor, mesela Buz Devri’ni izletiyoruz. Asıl toplumsal sorumluluğu biz gerçekleştiriyoruz. İnsan başa gelince anlıyor.

2 Ağustos 2007 Perşembe

Bir Sürü Şey Yapmak İstiyorum

Doğuda olmanın psikolojisiyle tatil bitmeden her şeyi yapmak istiyorum. ‘Doğuda olmanın bir ödülü olmalı’ diye düşünüyorum ister istemez. Sırf bu psikoloji yüzünden annemlerin oturduğu yer de deniz kenarı olmasına rağmen deniz kenarında güzel bir yere tatile gitmek istiyorum. Gerçi bir de ‘artık para kazanıyorum, yaparım tabii, yapmalıyım’ düşüncesi var. Sonra, para harcamak istiyorum çünkü orada istesem de alacak bir şey bulamıyorum. Okulda giyecek bir şeyler almam lazım ama tatilde okulu hatırlamak istemediğimden elim ne zaman öyle bir şeye uzansa hemen geri çekiliyor. Güzel mekanlara, değişik yerlere gitmeye çalışıyor, bir yandan da ailemle vakit geçirmek istiyorum. Dinlenmek istiyorum ama zamanımı boşa harcadığım düşüncesi dinlenmeme fırsat vermiyor.

Sonuç: Her şeyi yapmak istediğim için pek bir şey yapamıyorum. Tatilin yarısı bitti bile.

25 Temmuz 2007 Çarşamba

Biz Burada Bir Avuç İnsan

22 Temmuz’da hayatımın ilk ‘genel seçim oyu’nu kullandım. Oy kullanmak heyecan vericiydi. Hemen akşamında seçim sonuçlarını hep birlikte öğrendik. O pek heyecan verici değildi. Sonuçlar karşısında hepimiz farklı şeyler düşündük; fakat, ne düşündüğümü ben burada söyleyemem. Hangi görüşten olduğumu öyle uluorta diyemem. Çünkü ben ayrı bir statüde değerlendirilmeyen yani devletin gözünde memur olan bir öğretmenim. Bu yüzden 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’na tabiyim. Ne bir siyasi parti üyesi olmaya hakkım var, ne de siyasi yorum yapmaya. Devlet memuru olan herkes bu kanunu peşin peşin kabul etmiş sayılıyor, siyasal hakkını emekliliğine saklıyor. Tabii devlet memurluğundan emekli olmak kafaya konulmuşsa…

3 Temmuz 2007 Salı

Memlekette

Bir yıl aradan sonra akrabalarımı görüyorum. Çoğu bana kahramanmışım gibi davranıyor. Cesaretimi övüyorlar. Birazcık da acıyorlar sanki. 'Gelirsin ama bir iki yıl sonra buralara.' Babaannem öğüt veriyor: Aman mukayet ol kendine oralarda. Onu anlattıklarımla yatıştırıyorum. Diğer herkese de aynı şeyleri anlatmaktan sıkıldım. 'Oralar buralardan farklı mutlaka ama korktuğumuz gibi, kafamızda kurduğumuz gibi değil.' Benim eskiden beri yaşama karşı güçlü olduğumu söylüyorlar. Ardından da değişik yerlere meraklı olduğumu ekliyorlar. Haklılar.

30 Haziran 2007 Cumartesi

KPSS

Bilgi: Her yıl Temmuz ayında yapılan Kamu Personeli Seçme Sınavı öğretmenler için iki oturumdan oluşur. Birinci oturum Genel Kültür-Genel Yetenek sorularını barındırır. Bu sorular Türkçe, Matematik, Tarih, Coğrafya ve Anayasa sorularıdır. İkinci oturum ise Eğitim Bilimleri sorularını içerir.

KPSS bugün yapılıyor. Devlet okullarında çalışmak isteyen binlerce öğretmen bütün yıl heyecanla bu sınavı bekledi. Kimisi dershaneye gitti, sayısız test çözdü, ansiklopedi kalınlığında kitaplar bitirdi; kimisi de geçen seneki ben gibi son haftada kitaplara şöyle bir baktı geçti, çok da umursamadı.

Hazır zamanı gelmişken ben de KPSS hakkındaki görüşlerimi belirtmek istiyorum:

Pek çok kişi karşı çıksa da bence bu sınav çok aday, az kadro olduğu için gerekli. İşe alırken mutlaka bir kriter olmalı. Bu yüzden sınavın nispeten adaleti sağladığına inanıyorum. Adam kayırmacılığını aza indiriyor. Tıpkı ÖSS gibi. Tabii sistemi değişmeli. Öncelikle öğretmen kadrolarına girecek adaylara, Türkçe, Tarih ve Coğrafyanın yanında adayların alanlarıyla ilgili sorular da sorulmalı. Yani fizik öğretmenine fizik sorusu, beden eğitimi öğretmenine spor sorusu sorulması gerekir. Oysa mevcut sistemle devlet, matematik sorusu sorarak İngilizce öğretmeni işe almaya çalışıyor! Bu yanlıştan bir an önce dönülmeli. Alan soruları eğitim fakültelerinde görevli, konusunda uzman kişilerce yine ÖSYM’de hazırlanmalı. Aslında mülakat da işin içine girmeli ama öyle olunca araya torpil girmesi de muhtemel. Çok objektif bir jürinin iş başında olması lazım. Bundan ayrı, işe alınacak öğretmen sayısının her dönem 10.000 civarında olduğunu göz önüne alırsak mülakat, bu zaman darlığında kayıp anlamına gelir; şu durumda bile atama sonuçları yeterince geç açıklanıyor; bir okula yerleştirilemeyen adaylar özel okullarda çalışma fırsatını kaçırıyor. O yüzden mülakat olası bir şey değil.

Uzun sözün kısası, eğer sınav öğretmenler için üç oturumda yani 1- Genel Kültür-Genel Yetenek, 2-Alan Sınavı ve 3- Eğitim Bilimleri başlıkları altında yapılırsa, öğretmen alımlarındaki sorunun büyük ölçüde çözüleceğini ve sınavda daha az kişinin canının yanacağını düşünüyorum. Son zamanlarda Milli Eğitim Bakanlığı da bunu düşünmeye başladı. Fakat alan sınavını ayrıca kendi yapmakta ısrar ediyor. ÖSYM’nin artık işin ustası olduğu kanısına vardığım için yeni sistemin, tüm soruların ÖSYM tarafından hazırlanması şartıyla gerçekleşmesini umuyor; KPSS’ye girecek tüm adaylara başarılar diliyorum.

Şans ve sabır sizinle olsun!

28 Haziran 2007 Perşembe

Evdeyim

Uzun ve eziyetli geçen bir otobüs yolculuğunun ardından nihayet evdeyim.

Daha önce de yazdığım gibi otobüs yine dolmuş gibiydi. Mesafe uzun olduğu için sabit yolcu sayısı azdı. Tahmin ettiğimden çok daha az öğretmen vardı otobüste. İşte dolmuş-otobüsten manzaralar:

* Batıya iki doğulu aile daha yerleşiyor. Hurçlara doldurmuşlar eşyalarını; hurraaa binip hurraaa iniyorlar. Aslında geldikleri yer de kötü değil. Anlamak zor.

*50 yaşlarında bir adamla 15 yaşlarında bi kızcık yan yana oturuyor; “lütfen kocası olmasın, lütfen babası olsun” diyorum içimden. İnerlerken babası olduğunu anlıyor, mutlu oluyorum.

*Neneleriyle akrabalarını ziyarete gelen ana okul çağında çocuk çok bu sefer. Sevdim ikisini. Bir tanesi afacan; Türkçe de öğretmişler, soru soruyorum, cevap veriyor. Diğeri hüzünlü, ne yapsam gülümsetemiyorum. Çocuğun yüzü şiş gibi, çizikler de var. Dövülmediğini umuyorum. Ya öyleyse diye üzülüyorum.

*Sıkılınca kulaklığımı takıp müzik dinliyorum. Yöresel giysili kadınların ve adamların olduğu otobüse Eric Clapton gitmiyor. Bulutsuzluk Özlemi’ne geçiyorum. Duruma uyuyor: “Pamuk tarlasında, güneşin altında, kadın erkek yan yana, yapardılar çapa. 15 çocuk vardı, iki de kaynana. Çocuklar çıplak, oldular sıtma.”

*Otobüs, evden doğuya giderken uğramadığımız ilçelere de uğrayınca sabrım zorlanıyor. “Neyse” diyorum, “eve gidiyorsun”.

*Otobüsün uğrayıp da yolcu aldığı her yerde bileti birden fazla kişiye satma sorunu yaşanıyor. Sonunda ne yapıyorlarsa yapıyorlar, o kadar kişi ayakta kalmadan otobüse sığıyor, sorun çözülüyor.

*Oturduğum yerin camına yakın yerde çıkaranlar için poşetler var, muavin ne zaman gelip de ondan alsa “şimdi öğürme sesi gelecek, şimdi koku duyulacak ” diye içim bir tuhaf oluyor. Önlemimi önceden alıp MP3 çalarımın sesini az daha açıyor, ağzımdan nefes almaya başlıyorum. Koku duyulmadığından emin olunca normale dönüyorum.

* “Batıya, doğudan her gün en az bir sefer yapıldığına göre kim bilir her gün ne kadar insan oralara gidiyor.” diye geçiriyorum içimden, sonra da nasıl her şeyi görüp de gelişime ve değişime bu kadar kapalı olduklarını anlamaya çalışıyorum. Anlayamıyorum.

*Yoldan geçerken, tercih sırasında “Şu okulu da yazayım mı? Yok yazmayayım.” deyip de sonradan puanımın oraya yettiğini öğrendiğim köy okulunu görüp “tüh be, eve bayağı yakınmış” diye iç geçiriyorum.

Sabah bindiğim otobüsten gece iniyorum. Eve varır varmaz bayılırcasına uyuyorum. Var mı ev gibisi!

25 Haziran 2007 Pazartesi

İki Gün

Bize izin çıktı! Haberi öğrenir öğrenmez Cumartesi gününe aldığım bileti Çarşamba sabahına değiştirdim.


Yaşamak ne güzel!



Bu arada öğretmenlik mesleğiyle ilgili açığa kavuşturmak istediğim bir iki şey var:

1- Öğretmenlerin yaz tatili 3 ay değil, 2 aydır. “2 ay da çok, söylediğine bak!” demeyin. Sesinizi ve psikolojinizi ancak düzeltiyorsunuz. Peki tatil neden 2 ay? Çünkü okullar açılırken ve kapanırken ikişer haftalık seminer dönemlerimiz oluyor. Bu seminer dönemlerinde her öğretmene bir konu veriliyor (çocuk hakları, öğrenme bozuklukları, desimal dosya vb.) ve o öğretmen diğer meslektaşlarına aldığı konuyu sunum şeklinde anlatıyor. Bundan ayrı, yıl sonu değerlendirmesi, eğitim stratejileri vs. yapılan toplantılarda tartışılıyor.

2- Biz doğuda görev yapan öğretmenler diğer bölgelerde çalışan meslektaşlarımızdan daha fazla maaş almıyoruz. Peki almalı mıyız? Evet, almalıyız. Aynı koşullarda çalışmıyoruz çünkü.

Yine bavul toplama zamanı geldi.

24 Haziran 2007 Pazar

Her Şeyden Uzak, Herkesten Uzak

Burada her şeyden o kadar uzaktayım ki kendimi Azerbaycan’a şantiyeye çalışmaya gitmiş inşaat mühendisi gibi hissediyorum. Bazen internete girmek beni alt üst ediyor. Çünkü internette insanların neler yaptığından, konserlerden, festivallerden haberdar oluyor ve “orada olmayan” konumumdan ötürü üzülüyorum. Ben yokken insanlar şahane eğleniyormuş, her gün yeni bir mekan keşfediyormuş, benimkinden başka herkesin günleri masalsı geçiyormuş hissine kapılıyorum. İki gün sürüyor o hüznü üzerimden atmam. Dağılıyorum.

15 Haziran 2007 Cuma

İlk karne dağıtışım ama daha da önemlisi...

Aylardır buradayım. Bugün ilk defa karne alan değil karne dağıtan oldum. Takdirleri, teşekkürleri alırken çocukların yüzlerindeki heyecana tanıklık ettim. Bol bol fotoğraf çektim. Değişik bir duyguydu.




Ama bugünün, yani 15 haziranın, benim için daha önemli bir anlamı var. BUGÜN BENİM CANIM ABİMİN DOĞUM GÜNÜ! Onun, benim bugün öğretmen olup kendi ayaklarım üstünde durmamda çok büyük etkisi ve emeği var. Üniversite hayatım boyunca bana maddi manevi her anlamda destek oldu. Yardımını bir an olsun esirgemedi. Üniversite hayatım öncesinde de onun önceden keşfederek gittiği yollardan zaman kaybetmeden gitmemi sağladı. Ben onun sayesinde hiç kötü müzik dinlemedim mesela, çünkü; önceden kim iyi müzik yapıyor, kim kötü öğrenmiş ve bunları benimle paylaşmıştı. Canım abicimm, çekirdek ailemizin ilk çocuğu olarak bana daha sancısız bir çocukluk ve gençlik dönemi yaşattığın için sana minnettarım. SENİ ÇOK AMA ÇOK SEVİYORUM. İYİ Kİ VARSIN, İYİ Kİ DOĞDUN!

11 Haziran 2007 Pazartesi

Kandırıldık!

'Şeyh günahtır dedi.' Köyün ağası, kızını liseye göndermemekte direniyor. Oysa çok ümit vermişti bize yıl boyunca. Okulumuzdan mezun olacak ilk kızlardan biri, ağanın kızı okuyacak ve köydeki diğer babalara örnek teşkil edecekti. OKS'ye başvurusunu kendi ellerimizle yapmıştık. Bu sabah ağanın onu son anda sınava göndermediğini öğrendik. İş işten geçtikten sonra. Kandırıldık. Hemen kızımızı ziyaret ettik. İsyanlarda. Haklı olarak. İntihardan bahsediyor. Haksız olarak. Pes etmeden mücadeleye devam etmek gerek. Elimizden geleni yapacağız. Şimdilik ikna konuşmaları yapıyoruz. Bizi idare ediyor gibi görünüyor. Her zamanki gibi. Yılmayacağız.

20 Mayıs 2007 Pazar

Düğün

Günlerden bir gün, karakışın sonuna doğru, hizmet içi eğitimin olmadığı bir hafta sonu. “Ben ne güzel uyurum şimdi” dediğim gecenin sabahında, saat altıda Korg marka org sesiyle yatağımda zıpladım. Ne oluyor derken bir piyanist şantörün, orgun kasetinden çalan melodiye Kürtçe eşlik ettiğini fark ettim: Sabah saat altı sıfır sıfırda sokak düğünü yapılıyordu! Piyanist şantörün repertuarında yalnızca birkaç şarkı vardı. Hepsini döne döne söylüyordu. Aslında hepsi birbirine benzediği için farklı şarkılar olduğunu pek anlamıyordum ama “Heheheeeeey” diye başlayan şarkıya geçince başa döndüğünü fark ediyordum. Adam gece saat 22:00’a kadar aralıksız, üstelik bıkmadan aynı şarkıları söyledi. İnanamadım.

Sonrasında havalar iyice ısındığı için böyle düğünler de sıklaştı. Bulunduğum ilçede düğün salonu yok. Düğünlerin hepsi mahalle aralarında yapılıyor. Bu yüzden kış aylarında düğüne pek rastlanmaz. Düğünlerin neden bu kadar erken saatte yapıldığını da oranın yerlilerine sordum. Müzik, insanların toplanmasını sağlamak için erken başlıyormuş. “Saat verseler olmaz mı?” diyorum, sessiz kalıyorlar. Çalınan şarkılarınsa hepsi halay şarkısı çünkü Kürtler'de bireysel oynama yok. İlla topluluk içinde, toplulukla temas halinde oynayacaksın. Hani biz de toplulukla oynarız ama doğuda, çiftetellideki gibi açayım kollarımı, parmaklarımı şaklata şaklata karşılıklı oynayayım diye bir şey yok. Belki aşiret geleneğinden kaynaklanıyordur. En çok oynanan oyun (ya da halay) “Şemmamme” . Böyle okunuyor ama böyle yazılıyor mu bilmem. İlk gördüğümde bana çok değişik gelmişti. Yana falan dönülüyor. Bir de çoğumuzun "delilo" olarak bildiği üç ayak var. Üç adım öne, üç adım arkaya. Şemmamme'den sonra en çok oynananlar listesinde ikinci sırada.

Düğünler yazın oluyor ama oğlan tarafı gelin kızlara çeyizlik alırken palto, çizme de alıyor. O yüzden ayakkabıcılardaki bayan çizmeleri dört mevsim rafta. Düğünlerde giyilen giysiler, günlük hayatta giyilenlerle aynı. Yani renkli, parıltılı Vizontele elbiseleri. Sırf bu elbiseler sebebiyle kendimi zaman zaman film setinde geziniyor sanıyorum. Bu arada Yılmaz Erdoğan Vizontele’de doğunun durumunu çok güzel anlatmış. Doğuyu yaşadıktan sonra Vizontele serisi bana çok daha anlamlı geliyor.

13 Mayıs 2007 Pazar

Gergin Saniyeler

Her yerleşim yerinde olduğu gibi burada da küçük esnafın büyük payı kapmak için konuşlandığı merkezi bir cadde var. Caddede bulunan dükkanlardan biri tavukçu. Ne zaman önünden geçsem tavuk parçalıyor, temizliyorlar. Buraya kadar bir sorun yok. Lakin adamlar tavuğun kestikleri küçük parçalarını caddeye fırlatıyor. Bir kere tam ben ordan geçerken bir tavuk parçası beni sıyırdı. Et parçası önümden Matrix’te Neo’ya gelen kurşunlar gibi yavaş çekimde geçti ve caddeye düştü. Artık zorunda kalmadıkça tavukçunun önünden geçmiyorum. Geçmek zorunda olduğumda da yanağıma her an bir tavuk parçası yapışacak diye gergin saniyeler geçiriyor, adımlarımı hızlandırıyorum.

28 Nisan 2007 Cumartesi

İlim Sever Eşek Arıları

Bizim okul köyün hemen yanı başında; bir yandan da tarlaların içinde. Haliyle her an her türlü böcekle karşılaşabiliyoruz. Şimdiye kadar okulumuzda öyle büyük akrep, yılan vakaları yaşanmadı; ama, öğrenmeye meraklı pek çok eşek arısıyla tanışıldı. Benim dersime hiç girmemişlerdi, sonunda bugün bir tanesi girdi. Çekindiğimi çocuklara çaktırmamaya da çalıştım ama ben arıya bakınca tahmin ettiler tabii. Bizim çocuklar köy çocuğu olduğu için börtü böceğe pek alışık, öylece durdular yerlerinde. Ufak tefek olanlardan bir tanesi de ben söylemeden sakince ayağa kalktı. Çıplak eliyle arıya bir tane çaktı. Arı yere düşüp öldü. Öğrencim de taş alıp atıyormuş gibi onu alıp bahçeye fırlattı, sıkıla sıkıla yerine oturdu. Her şey o kadar sakin gerçekleşti ki! Sessiz film gibi. Bense bütün bu olanları gülümseyerek izledim.

18 Nisan 2007 Çarşamba

Büyük Adam Yüzlü Çocuklar


Hafta içi bir iş için il merkezine gidiyordum. Dolmuşa benden sonra binenlerin arasında bi' baktım ilkokul 5'e giden öğrencilerimden biri. "Ne yapıyorsun burada?" dedim, yanında duran yaşlı kadını gösterip "nenemi hastaneye götürüyorum" dedi. Normalde o yaştaki bir çocuğu velisinin hastaneye götürmesi lazım ama o nenesinin veliliğini yapıyor, onu 2 saat uzaklıktaki hastaneye tek başına götürüyordu. O gün bir kez daha anladım ki bu çocukların bizim tahmin ettiğimizden çok daha fazla ve farklı sorumlulukları var.

Alışık olduğumuz çocuk tipinden farklı buradaki çocukların bir çoğu. En temizinden en kirlisine, en fakirinden en zenginine kadar, hemen hepsinin yüzünde büyük adam ifadesi var. Oysa çocuk dediğin öyle olmaz. Küçük yaşlarda taşıyabileceklerinden fazla sorumluluk veriliyor pek çoğuna. Kız erkek ayırt etmeden tarlada çalışıyor 10 yaşındaki çocuklar; başka illere mevsimlik tarım işçisi olarak yollanıyorlar. Okula o yüzden 1 ay geç başlayıp yine 1 ay erken bırakanlar oluyor.


En büyük özlemleri evlerinde koltuk olması. Kendilerine ait yatakları yok, çalışma masaları yok. Ama aslında onu alamayacak kadar fakir değiller. Yani demek istediğim "doğu olduğu için fakirler" diye bir şey yok. Devlet buraya yatırım yapıyor. Okul var her köyde. Benim çalıştığım köyde mesela 35 yıldır ilkokul var. Devlet okula giden her çocuğa teşvik için aylık maaş ödüyor. Su var, elektrik var, ulaşım var, tarım var, bereket var. Yeterli olmasa da sanayi tesisleri var. Hiç mi zihniyet değişmez? Bu biraz gelenek-görenek meselesi. Adamın parası var, biliyoruz, ama çocuğuna ayakkabı almıyor. Soruyoruz "niye" diye, "çocukken ben de öyleydim" diyor. Lüks anlayışları çok farklı.


Hala küçük yaşta evlendirilen kız çocukları var. Çocuklarını sayarken kızlarını hesaba katmayan babalar var (5 çocuğum var diyor mesela, aslında 8 çocuğu olduğunu ama kız oldukları için onları saymadığını görüyoruz.). Doğum kontrolü yok. Kızların okuyup okumaması birinin "günahtır" demesine bağlı olabiliyor. Yalnızca kız değil, erkek çocukları da hemen eli iş tutsun diye liseye gönderilmeyebiliyor. Bu yüzden gelecek umutlarını kaybetmiş çocuklarda şimdiden geleceğin üzüntüsü, derdi, tasası, burukluğu var sanki. Çöküyor yüzlerine bir "Vay beni, vaylar beni" ifadesi. Yazık oluyor.

15 Nisan 2007 Pazar

Film Satmak İstemeyen Adam


Kendinizi oyalamak için yapabileceğiniz şeylerden biri tabii ki film izlemek. Burada da film aldığımız-kiraladığımız eli yüzü düzgün bir yer var. Ama ne zaman gitsem sahibi olan adamın suratı asık. Müşteriyle de o ilgileniyor. Film soruyoruz -diyelim "Sınav"- gayet ciddi bir ifadeyle önce gözlerini kısıyor, sonra uzaklara bakıyor, Kadir İnanırvari "Sınav yok" diyor. Ya da isteksizce raftaki filmleri karıştırıyor, yüzümüze bakmadan filmi uzatıyor. Adama "Bir kusur ettiysek özür dileriz abi." demek geliyor içimden.

12 Nisan 2007 Perşembe

Her Yerde Asker Var

Buraya ilk geldiğimde en çok garipsediğim şeylerden biri yolda sık sık kimlik kontrolu yapılması ve her yerde asker olmasıydı. Şimdi o kadar alıştım ki onları fark etmiyorum bile. Sanki çok normal bir şeymiş gibi geliyor. Yani kasap, ayakkabıcı, asker gibi. Burada her okul bir taburun koruması altında. En ufak bir sorununuz olunca onlardan yardım isteyebiliyorsunuz. Sorun derken, bazen okula perde bulmak da sorun olabiliyor. Komutan bulduruyor hemen. Arada bir gelip okulu yokluyorlar. 'Nasılsınız?', 'İyi misiniz?', 'Bir sorun var mı?' diye soruyorlar. Bu, iyi bir şey çünkü Milli Eğitim Müdürlüğü maalesef pek ilgili değil.



Burada telefon hatları, dolayısıyla internet sık sık kesiliyor. Bazen tüm gün gelmediği oluyor. Her gün bloga yazmak istiyorum ama internet yok. Söylentiye göre dağda bir operasyon olduğunda hatlar gidiyormuş. Onun dışında terör konusunda günlük yaşamımıza yansıyan bir şey yok. Yine de insan çekiniyor. Özellikle son zamanlarda mayın korkusu aldı bizi. Olduğundan değil de olma ihtimalinden korkuyor, eskiden gezmeye gittiğimiz yerlere son 1 aydır gitmiyoruz. Ya da köye giderken servisin geçtiği yolun bir kısmı toprak (aslında tüm yollar mayın döşenmesin diye asfaltlı), orada tedirgin oluyorum. Ve bana bunu düşündürten de haberler. Kimbilir yakınlarımızın, burada olmayanların aklına neler geliyordur. Dediğim gibi şahit olduğumuz bir olay yok (olmasın da zaten), şehir merkezinde her şey normal. Herkes ekmek derdinde.



11 Nisan 2007 Çarşamba

Lacivert-Beyaz Polis Aracı Mı? O Da Ne?


Burada polisler devriyeye asker yeşili panzerlerle çıkıyor. Lacivert-Beyaz polis aracı iki tane var. Onlar da pek kullanılmıyor. İlçede gördüğüm zaman şaşırıyorum.

27 Mart 2007 Salı

Öğrencilerimin İsimleri

Ben branş öğretmeni olduğum için bir eğitim-öğretim yılı boyunca 8-10 sınıfa giriyorum; onlarca farklı öğrencim oluyor. Dolayısıyla bir yılda bir sürü isim öğreniyorum. Bazı isimler çok tuhaf. Hele doğuda anne-babalar, çocuklarının isimlerini kendi dillerinde koyduğu için isimler bize tümden yabancı.

Aşağıda birkaç örnek göreceksiniz.

Önce yalnızca tuhaf olanlar:
Viyan, Susin, Bişar, Sekvan, Mehet, Laleş, Mutia, Rojin, Dirbas, Helen, Abit, Nafya, Kajin.

Şimdi de hem komik, hem tuhaf olanlar:
Medeni, Perişan, Camia, Ayet, Sevap, Sıtar

Berivan’ları, Rojbaş’ları, Baran'ları hiç saymıyorum bile. Bakalım seneye neler duyacağım?

25 Mart 2007 Pazar

Milleaatimii

Öğrencilerimizin çoğu Türkçe’yi ilkokula başlayınca öğreniyor. Hizmetiçi eğitimdeki doğulu eğitmen bize bu konuyla ilgili şöyle bir anısını anlattı:

Babam beni okula yazdırdı. Türkçe öğrenmek için okula gittiğimi sanıyordum. Dersler başlayıp da sınıfa girince orada Türkçe konuşanları da gördüm. Çok şaşırdım. Akşam evde babama sordum:
-Baba, onlar niye okula geliyor? Onlar Türkçe biliyor zaten.

Onun yirmi beş yıl önce sorduğu soruyu bugün hala soran 7 yaş çocukları var. Türkçe’yi ilkokulda öğrenmek pek çok sorunu da beraberinde getiriyor. Çocukların yarısı 1. sınıfta başarısız. Onlara hak veriyorum. 7 yaşındaki bir çocuktan hem yeni bir dil hem de okuma-yazma öğrenmesini istiyoruz. Bence bunu yapabilen çocuklar üstün başarılı. Bu yüzden doğu bölgelerinde ilköğretim birinci kademede* başarı sağlanabilmesi için devletin buralara en çok okul öncesi öğretmeni ataması lazım. (*Eğitimin kesintisiz 8 yıl olmasından sonra ilkokulun yeni adı ilköğretim 1. kademe; ortaokulun yeni adı ilköğretim 2. kademe oldu.)

Tabii çocuklar eninde sonunda Türkçe öğreniyor. Ama birinci dile alışan gırtlak yapısı, sesleri doğrudan ikinci dile yani Türkçe’ye geçirdiği için şiveyi düzeltemiyoruz. Bir de dilde telaffuz için kritik dönem var, -ki o da çoğu dilbilimciye göre 5 yaştır- ondan sonra doğrusunu çoğu insan öğrenemiyor. Aslında öyle konuşmaları hoşumuza gidiyor. Çeşitlilik iyi bir şey. İç Anadolu’nun da şivesi vardır ve o da eğlencelidir. Ama dilin yanlış kullanılmaması lazım. Dildeki yanlışları -her sabah okudukları için- en çok ‘Andımız’da fark ediyoruz. Şöyle söylüyorlar mesela: ‘Ülkem, küçükleari korumak, büyükleari saymak…’ O kadar söylememize rağmen bir türlü ‘ilkem’ ve ‘küçükleri-mi, büyükleri-mi’ dedirtemedik. Bir de ‘milleaaatimi’ var. ‘Yurdumu, milleeaatimi…’ dedikleri zaman ezan okumaya başlayacaklar sanıyorum. Kimisi de ‘Milli Eğitimi’ diyor ‘milletimi’ yerine.

Öğretmenim!’ diyemeyenlerse çoğunlukta. Onun yerine şöyle bir şey çıkıyor: Öoğratmaaaanii! Ben çok zevk alıyorum bana böyle hitap ettikleri zaman. Başka yerde duyamayacağım nasılsa. Bunlar sevimli anılar.

21 Mart 2007 Çarşamba

'Ben okuma bilmiyem.'

Bugün görevlendirildiğim okulda 6. sınıflarda dersteydim. Dilbilgisi yapıyordum. Tahtaya alıştırma yazdıracaktım. 'Yazısı güzel olanlar el kaldırsın.' dedim, el kaldıran kız öğrencilerden birini çağırdım. Kitabı verip yazacağı yeri gösterdim. Anlamsız anlamsız yüzüme baktıktan sonra 'Ben okuma bilmiyem'. dedi. 'Nasıl??' dedim. 'Ben okuma bilmiyem.' dedi. Olaya şahit olan diğer öğrenciler atıldı: 'Öğreatmaanii, Asım da okuma bilmiyorr, Selahattin de. Sınıfta üç kişi okuma bilmiyor!' Böyle bir şey olacağına ihtimal vermediğim için çocukların okuma-yazma durumlarını incelemek aklımın ucundan geçmemişti. Çocuklar ilkokulda bir şekilde öğrenememişlerdi ve bu böyle sürüp gitmişti.

Tenefüste öğretmenler odasına gidip durumu anlatınca sınıf (ilkokul) öğretmenlerinden biri onlara pek çok kere gönüllü özel ders vermek istediğini ancak çocukların ilgilenmediğini söyledi. Şansımızı bir kez daha deneyeceğiz.

17 Mart 2007 Cumartesi

Öğretmenler

Hem çevremdeki hem de okulumdaki öğretmenleri gözlemliyorum. Her türden insan var. Aynı üniversitedeki gibi. Zaten yaş ortalaması 22. Elbette bir iki yıl atanmayı bekleyip buralara gelenler de var -özellikle fen bilgisi, sosyal bilgiler, beden eğitimi gibi ataması az yapılan branşlar ama çoğunluğu benim gibi üniversiteden hemen sonra buralara gelmiş öğretmenler. O yüzden pek çoğu üzerindeki üniversite öğrencisi havasını atamamış. Ben de pek atabildiğimi söyleyemem ama artık öğretmen olunduğunun farkına varmak gerek.

Eksik Kahvaltı Keyfi

Bi' hafta sonumuz var zaten, onda da geç kalkalım, güzel bir kahvaltı masası donatalım, gazetemizi alalım, gazetenin kendisinden önce eklerini okuyalım, neşemiz yerine gelsin. I-ıh, burda o olmuyor. Güneş sabahın çok erken saatlerinde yüzünü gösterdiği için en geç 8.00'da uyanıyorum -o da özel çaba gösterirsem. Gidip gazete alayım da kahvaltıya öyle başlayayım diyorum. Gazeteler gelmemiş. Hayal kırıklığıyla geri dönüyorum. Gün burada erken başlamasına rağmen gazeteler ancak öğlen buraya ulaşıyor. Çoğu zaman da ekleri eksik oluyor; ekler gazetenin kendisinden 2 saat sonra geliyor. Kısacası buraya geldim geleli hafta sonları bi' geç uyanmalı, gazeteli kahvaltı keyfi yapamadım.

Burada bir de dışarda yemekle alakalı ilginç bir durum var: normalde diğer şehirlerimizde en çok bulunan "patates kızartması, döner, köfte, hamburger, sosisli sandviç" gibi yiyecekler buradaki kafe ya da restoranlarda yok. Hani aradığım, içindekileri kendinizin belirlediği değişik salatalar falan değil, bildiğiniz patates kızartması! Geçenlerde dışarı çıkmıştık arkadaşlarımla. Garson siparişleri almaya geldi ve ikimiz arasında şöyle bir diyalog gelişti:

Ben: Köfte var mı?
Garson: Yok.
Ben
: Pilav alayım o zaman. Yanına alabileceğim ne var?
Garson: Adana kebap var. Adana kebabın yanında pilav geliyor. Zaten kebapla köfte aynı şeydir.

Çok güldük.

15 Mart 2007 Perşembe

Güdülenme

Öğretmenevinin lokali akşamın geç saatlerine kadar açık. Bu yüzden akşam dışarı çıkmak isteyenlerin gidebileceği kısıtlı seçeneklerden en gözde olanı. Öğretmenler kadınlı erkekli gruplar halinde oturup sohbet ediyorlar. Lokal üniversite kantinini andırıyor. Gelenlerin çoğu insanları tanımak için burada. Kimileri var ki onlar etrafa alıcı gözüyle bakıyor. Hemen anlıyorsunuz öylelerini. E artık okulu bitirmiş, eline mesleğini almış. Sıra evlenmeye geldi diye düşünüyorlar. Üniversitede bulamamışlar aradıklarını. Etrafa kaçamak bakışlar atıyorlar.

Bu mu? Yok. Peki ya şu? Bilmem ki. Bak bu fena değilmiş. Bana mı baktı? Ter bastı!

Onlar da haklı. Sıcak bir yuvaları olsun isterler. Öyle güdülenmişler. Anaları, dayıoğulları, enişteleri 'Eee oralardan hayırlı bir kısmet bulursun artık.' iğnelemeleriyle uğurlamış onları.

Bakarlar da bakarlar.

13 Mart 2007 Salı

Türk Olduğum Nasıl Anlaşılır?

Giysilerimden. Yani pantolonumdan, bluzumdan, tişörtümden. Çünkü buranın kadınları pantolon giymez. Tişört de giymez. Ya yöresel giysi giyerler, ya da çarşaf. Erkeklerde bir fark yok.

ÖRTMAN!

Yeni okula vardım. İlk dersim 4'lereydi. Sınıfa girdim. Bir sürü mini mini bebenin içinde, en arkada, ergenlik çağında, mavi önlüklü bir erkek çocuğu, tek başına sırada oturuyor; gözlerini dikmiş, bana bakıyordu. Şaşırdım. Yoklama aldım, evet, gerçekten o sınıfın öğrencisiydi. Aklıma Yiğit Özgür'ün yukarıdaki karikatürü geldi. Gülmek istedim. Çok komik bir görüntüydü.

Sonra aynı okulda başka sınıfların dersine girdim. Durum onlarda da var. Okulun öğretmenlerine nedenini sordum. Meğer kimi anne babalar nüfusa, çocuklarından erkek olanlarını askere geç gitsin diye yaşça küçük, kız olanlarını erken evlenebilsinler diye büyük yazdırıyorlarmış.

Maalesef bu trajikomik olay yüzünden okula geç başlayan öğrenciler derslerinde çoğu zaman başarısız ve pasif, durumlarından utandıkları için de toplumda çekingen ya da tam tersi saldırgan oluyorlar.

Sınıflarda yaşça büyük öğrencilerin olmasının başka sebepleri de var tabii -ki çoğu ailevi sebepler. Mesela anne-baba çocuğunu okula göndermek istemeyip saklıyor. Durum bir iki yıl sonra ortaya çıkınca göndermek zorunda kalıyor. Veyahut çocuk ev ortamında yeterli huzuru bulamadığı için -evler çok kalabalık- derslerini umursamaz hale geliyor ve üstüste sınıfta kalıyor.

10 Mart 2007 Cumartesi

Her Okul Başka Bir Dünya

Görevlendirildiğim okul pek iç açıcı bir okul değil. Fiziksel özeliklerinden başlayalım:

Bahçe duvarları sıvasız, bazı yerleri kırılmış, kimse bakmamış. Bahçesi hem küçük hem de hiç ağaç yok. Kötü ve eski bir binası var. Planı bizim köy okulunun aynısı. Zaten devlet okullarında öğrenci kapasitesine bağlı belli başlı bazı okul planları vardır, mimarileri aynıdır. Bu okul da bizimki gibi sekiz sınıflık, iki katlı bir okul. Yapılmasının üzerinden çok geçmemesine rağmen oldukça eski görünüyor. Bu, renk seçimiyle de alakalı. Okulu bordoya boyamışlar; iç karartıcı bir renk olduğu ve ilköğretimdeki çocukların enerjisine hiç uymadığı için bu renk, okulu daha bir çirkin gösteriyor. Bu yüzden okulun boyası pastan yer yer dökülmüş koyu gri kapısından girerken ‘nereye geldim ben?’ duygusuna kapıldım. Binanın içine girince karanlık koridorun sonundaki parlak pencereler gözümü aldı. Okulun öğretmenleriyle beraber kuzey taraftaki öğretmenler odasına yöneldim. Çay vardı.

Benim gibi okula görevlendirme gelen diğer öğretmenle beraber müdür beyin odasına gittik. Bizimle ilgilenmedi. Yüzümüze baktı baktı, hayırlı olsun dedi ve gitti. Durumu hem garipsedik, hem ayıpladık. ‘Hoşgeldiniz, nasılsınız? Bir şeyler içer misiniz?’ demesi, sonra da okul hakkında bilgi vermesi gerekirdi. Bilgi verme işini yarım yamalak Türkçe’siyle yerli bir Türkçe öğretmeni olan müdür yardımcısı yaptı. Söylediklerinin yarısını anlamadık. Bana o gün için nöbet tutacağımı söyledi. Şaşırdım, çünkü görevlendirme okulda yalnızca dersinizi vermekle yükümlüsünüzdür. Okulun nöbet gibi başka hiçbir işi sizi ilgilendirmez. Müdür yardımcısının Türkçe tonlamaları yerinde olmadığı için nöbeti benden rica edip etmediğini de bilemedim. Yine de ihtiyaçları vardır diye sesimi çıkarmadım. Aklıma da takılmadı değil; acaba adam her Salı mı demek istemişti yoksa, yalnızca bugün mü demek istemişti. Bugün için, bugün için.. Biraz şaşkın, biraz da kızgın odadan ayrıldım. İkinci teneffüs tekrar müdür yardımcısının yanına gelip bugün için derken ne demek istediğini sordum. Her Salı demek istediğini çaba sarf ederek anladım. 'Ama' dedim, '...ben görevlendirmeyle geliyorum, kendi okulumda nöbet tutuyorum, bu okulda nöbet tutamam.' 'Öyle ama kendi öğretmenlerimiz yetersiz geliyor.' dedi. Baştan güzel bir dille açıklayıp rica etseydi zaten tamam derdim. Müdürüme danışmak için telefon ettim. ‘Mecburlarsa bizim okuldaki nöbetinizi kaldırırım hocam.’ dedi. Konuyu böylece çözdük. Sonuç itibariyle bu görevlendirme okuldaki ilk günüm pek güzel geçmedi.

8 Mart 2007 Perşembe

Görevlendirme

Biz branşçılar haftada 15 saat zorunlu -maaş karşılığı çünkü-, 15 saat de isteğe bağlı olarak toplam 30 saat derse girebiliyoruz. Okulumuzda 15 saatlik zorunlu ders kotamızı doldurursak, başka okullara gitmemize gerek kalmıyor. Ama bizim Milli Eğitim Müdürlüğü, ilçede açık olduğu için kendi okulunda 15 saatini dolduran öğretmenlere de kalan saatlerinde girsinler diye her dönem ek bir okul veriyor. Aslında işleyişe pek uygun değil (Biz daha sonra 'Ek ders saati almak için başka bir okula daha görevlendirilmek istiyorum.' yazan bir dilekçe doldurup müdürlüğe gönderiyor, durumu kurallara uygun hale getiriyoruz.), fakat; bizim orada çalışmaktan başka yapacak bir şeyimiz olmadığından ve çocukları öğretmensiz bırakmak istemediğimizden, görevlendirildiğimiz okullara gidiyoruz.

İşte beni de başka bir ilköğretime daha görevlendirdiler. Haftanın üç günü kendi okuluma, iki günü görevlendirildiğim okula gideceğim.

7 Mart 2007 Çarşamba

Taviz Yok

Burada en sevdiğim şeylerden biri, genç öğretmenlerin kendilerinden taviz vermemesi. Giyimlerinden olsun, sosyal ilişkilerinden olsun, kibarlıklarından olsun, insanlıklarından olsun. Yöre halkının medeni insana ihtiyacı var. Özellikle de kendi ayakları üzerinde duran genç kızlara, kadınlara. Giyiyoruz pantolonlarımızı, bakımlı bakımlı alışverişe, devlet dairelerine, bankalara, postaneye gidiyoruz. Çok güzel bir şey bu. Zaten öğretmenlerin öğretmekten önce gelen görevi eğitmektir, gerçek bir eğitimci olmaktır. Yalnızca öğrencilere değil aynı zamanda topluma karşı da sorumluluklarımız var bizim. Ülkemiz için, gelecek nesillerimiz için öğrencilerimizle birlikte toplumu da eğitmeli, medeni seviyeye getirmeliyiz. Çünkü toplumun yalnızca bir kesiminin parasal refaha ve medeni seviyeye ulaşması gerçeklikten uzak bir gelişmedir, gelişme olarak da sayılamaz.

Bulunduğum yer, her ne kadar sokakta dolaşan çarşaflı kadınları olsa da tutucu bir yer değil, o yüzden gelişmeye açık. Toplumumuzun her kesiminin değişebileceğine inanıyorum.

4 Mart 2007 Pazar

Trafo

Doğuda insanların pek çoğu kaçak elektrik kullanıyor. Devlet elbette bunun farkında ama buna göz yumuyor. Başka şeylere de, örneğin sokak lambalarının sürekli kırılmasına da göz yumuyor, okul camlarının yazın indirilmesine de. Biz çocuklara böyle şeyler yaptıklarında ‘başkasının hakkından çalmış olacaklarını, onların ödemediği faturaları diğer vatandaşların –mesela biz öğretmenlerinin- ödediğini, kırılan okul camların aslında içtikleri çorbadan kesilerek yenilendiğini’ sürekli anlatıyoruz.

Trafolar, bedava diye her şeye elektrik kullanılmasından doğan aşırı yükten dolayı sık sık patlıyor. İlk geldiğim günler patlama duyup alev-duman gördüğümde irkiliyordum. Şimdi aynısı olduğunda ‘Trafo patlamıştır yine’ deyip geçiyorum.

2 Mart 2007 Cuma

Derebeylik

Köyün ağası var. Eskisi zamanlardaki gibi bir ağa olmasa da köy halkının üzerinde etki sahibi ama ağa izin vermedi diye kızları okula göndermeme gibi bir şey yok mesela. Ağa daha çok danışman ve sözcü görevlerinde; köyün bürokratik işlerini de o hallediyor. Örneğin köye yol yapılması ya da su şebekesinin döşenmesi ona bakıyor. Hatta biz de bir ihtiyacımız olduğunda ona söylüyoruz. Muhtar var ama o, diğer köyde. İki köy bir idare ediliyor, nüfusları toplamda bir muhtarın idare edebileceği kadar ediyor çünkü. Muhtarı da ağa seçmiş söylediklerine göre.

Ağa, o filmlerde gördüğümüz Şener Şen tipinde zalim bir ağa değil ama onunla benzeşen noktaları var. Bizim ağa da köyü bir geçim kaynağı olarak görüyor. Bir ihale alınacağı zaman ağanın şirketi alıyor ihaleyi. Ağa köyün gelişmesini biraz da o yüzden istiyor. Bizim ilköğretimi de ağanın inşaat şirketi devletten ihaleyi alıp yaptırmış. Bu aralar köye futbol sahası yaptırmak derinde. Sonrasında da bize köyde lojman yapmak istiyormuş.

Köy halkı ağaya bir ağaya gösterilmesi kadar saygı gösteriyor. Tuhaftır, o kadar otoriter olmamasına rağmen köydeki her evde ağanın büyük boy bir vesikalık resmi var.

Onun dışında ağa, açık görüşlü bir adama benziyor. Kızı bizim okulda 8. sınıfta. Ne zaman ‘Okutacak mısın?’ diye sorduğumuzda, ‘Evet.’ diyor. Bakalım. Sonra eşinin üzerine kuma getirmemiş, bu da bir artı. Buralarda çok eşlilik hala devam ediyor. Ağanın karısının da köyde bir otoritesi olması lazım ki bizim öğretmenlerimiz ilk dönem ağanın evine gittiklerinde kadın bizim bayan öğretmenlere elini uzatmış öpsünler diye, bizimkiler de elini alıp sıkmışlar. Ağanın evi lüks değil. Hatta duvarların sıvaları dökülüyor. Yöre halkının lüks anlayışı farklı gerçi. Her evde hatta her ahırda klima var ama oturacak koltuk yok. Söylediklerine göre buralarda zenginlik tarla sahibi, daha doğrusu mülk sahibi olmakmış. Bu zenginlik günlük yaşantılarına yansımazmış. İlginç.

24 Şubat 2007 Cumartesi

Alo İnek Hattı


Bir inek, iki inek, üç inek, dört inek, beş inek. Burada ineklere özgürlük var! Sokaklardan insandan çok inek geçiyor. Sahipleri başlarında yok; sabahtan salıyorlar ilçeye, akşama onlar kendi geri dönüyor. Bazı inekler bazı insanlardan daha görgülü. Yol veriyorlar bize. Bazıları da sosyalleşmiş. Meydana önce biri geliyor, 'mö'leyip bekliyor, bi' bakıyorsun diğer sokaktan öbürü gelmiş. İkisi beklemeye devam ediyor. Ara sokaklardan da diğerleri gelince topluca bir yöne doğru ilerleyip gidiyorlar. İnekler burada çayır çimen değil çöp yiyiyor. Aralarında çöp poşetleriyle gösteri yapanlar var. Poşeti aşağı sallıyor, yukarı sallıyor; onunla daire çiziyor, eğleniyor gariban. Köyden kente zorunlu göç yapan insanlar aradaki o geçirmeleri gereken evrimi geçirmediklerinden burada köy-kent karışımı acaip bir model oluşmuş. Apartmanlar var mesela, daireler 6+1 (Bir dairede ik-üç aile yaşıyor ve de çocuk sayısı haddinden fazla). İnekler, tavuklar ortada. Burda yok gerçi ama başka bir doğu ilimizde 'Alo İnek Hattı' varmış duyduğuma göre. İnek görünce telefonla ihbar ediyormuşsun ama görevlilerden gelip de ineği alan olmuyormuş. Bizdeyse durum biraz farklı. Milli bayramlarda belediyeden şunun gibi bir anons yapılıyor: 'Yarın 23 Nisan'dır. İneklerin sokakta dolaşması yasaktır!' Bi' Hindistan, bi' burası.

23 Şubat 2007 Cuma

Hayat Başladı

Bir haftadır çalışıyorum. Sabah kalkıp özenle hazırlanıyor, okula yollanıyorum. Öğretmenlerimizin hepsi bakımlı. Bu beni şevklendiriyor. Çocukları sevdim. Köy çocuğu olmanın masumiyeti var üzerlerinde. Şimdilik, daha önce İngilizce öğretmenleri olmadığından -üç yıl boyunca kendi İngilizce bilmeyen din kültürü öğretmenlerinden ders almışlar -Adam her hafta İngilizce bilen birinden yardım alıp önce kendi öğrenir, sonra çocuklara gelip öğretirmiş. Şarkılarla, türkülerle de dersleri geçirebilirdi. Takdire şayan bir davranış-, ilk dönem de matematik öğretmeni derse girmiş- yanlış öğrendilerse doğrusunu bir duysunlar diye genel tekrar yapıyorum. Telaffuz dışında çok kötü durumda değiller.

Her şeyden öte bu bir haftadır şunu hissediyorum: İşte şimdi hayat başladı! Kendi paramı kazanmak için emek veriyor, yoruluyorum. Hep haritada görüp içten içe gerçekte var olmadığını düşündüğüm bir yerdeyim. Tek başımayım. Ve artık öğrenci değilim. Öğretenim. Şaşkınım.

20 Şubat 2007 Salı

Babam Gitti

Artık her şey tamam. Konaklama sorunu geçici de olsa çözüldü. Babam -içi rahat- gitmeye karar verdi. Sabah otobüsüne bilet aldı. Okulda olacağım için akşamdan vedalaştık. (Ben bu sahneye alışığım. Doğrusu, daha acısını üniversiteye başlarken yaşamıştım. Babamın beni yurt binasına bırakıp gidişini unutamam. O da unutamamış ki birbirimize o anı anlatıp hüzünle gülümseriz. Boğaza çıkan ağaçlıklı yoldan yitip gidişi; o ilerledikçe görünmez olan ben... Arkasını dönüp bakmamıştı. "Baksaydım gidemezdim." dedi dört ay sonra.) İşte bu yüzden, bilmediğimiz bir yerden babamın bensiz ayrılışı ne ona ne de bana dokundu. O, otobüsün karışıklığında yol alırken, ben öğrencilerimin isimlerini ezberlemeye ve öğretmen arkadaşlarımı tanımaya çalıştım. Öğleden sonra yurda döndüm. Yalnız kaldığım bir an bile olmadı. Oda arkadaşlarımla çay içip sohbet ettik. Gece, babamdan sağ salim eve ulaştığına dair bir telefon geldi. Mutluyum.

19 Şubat 2007 Pazartesi

Okul

Babam ben okula başlamadan gitmek istemedi. Hafta sonunu da beraber geçirdikten sonra nihayet pazartesi geldi. Köye ilçeden servisle gidip geliniyor. Sabah babam bindirdi beni servise. Utandım biraz. Sonra okula geldik öğretmen arkadaşlarla. Öğrenciler gözüme canavar gibi göründü. Korktum. Yine de topladım cesaretimi. Girdim derslere. Tanıştım çocuklarla. Hiç de öyle “canavar” falan değillermiş. Ben onları inceledim, onlar beni inceledi. Süzdük birbirimizi baştan aşağıya. Sorular sorduk. Günün sonunda artık kendimi bir yabancı değil, o okulun öğretmeni olarak hissedebildim.

18 Şubat 2007 Pazar

Öğretmenevi

Babamla öğretmenevinin üç kişilik odasında beraber kalıyorduk. 15 günlük mehil müddeti kısaldıkça ilçeye gelen yeni öğretmen sayısı arttı. Yeni atanan öğretmenler, kalmak için -haklı olarak- öğretmenevini tercih ediyorlar. Bu sebeple, babamı erkeklerin kaldığı bir odaya verip benim yanıma iki öğretmen yerleştirdiler. Babam bir iki gün sonra eve dönecek; durumu anlayışla karşıladık. (Öyle olmasaydı da anlayışla karşılardık. Doğuyu kabullenip de gelmek yeterince zor zaten.) Babamın kalan zamanında hemen ev aramaktansa çevreyi tanıyıp güven duyana kadar -doğuya atanan öğretmenlerin çoğunlukla yaptığı gibi- öğretmenevinde kalmamın iyi olacağına beraberce karar verdik. Odanın konforlu olması da bu kararı etkiledi. Odama iyice yerleştim. Oda arkadaşlarım fena görünmüyor. Odamızda herkese ait birer gardop, bir mini buzdolabı, bir uydulu tv var. Yerler halıfleks. Banyomuz da küçük sayılmaz. Yine de ben öğretmenevine yurt diyorum. Giriş kapıları 12:30'da kapanıyor ve oda arkadaşlarınızı siz seçemiyorsunuz.

16 Şubat 2007 Cuma

Birinci Hafta Sonu

Burada geçirdiğim ilk hafta sonu. Hem yanımda babam olduğu için hem de hala çevreye alışmaya çalıştığım için henüz aidiyet duygusunu hissedemiyorum. Babamla kalan zamanımızda keşif gezilerine çıkıyoruz. Önce ilçede küçük bir yürüyüş yaptık. Sonra gelen memurların isteğiyle açılan büyük marketleri gezdik. Bir yandan da ben şampuan, krem gibi buradan almayı planladığım eksiklerimi tamamladım. İlçede Collezione, Rodi gibi markaların satıldığı dükkanlar varmış, onları gördük.

Daha sonra yakın olan komşu ilçeye gittik. Başkasının olan her zaman daha güzel görünür ya, orayı daha çok beğendim. Düzenli parkları, büyük mağazaları vardı. Zaten bu ilin en gelişmiş ilçesi orasıymış. Hangi ilçenin daha yaşanabilir olduğunu zaman gösterecek.

15 Şubat 2007 Perşembe

İlçeye Varış

İlçenin köhne otogarına vardık. Hazır bekleyen taksilerden birine binip önceden yer ayırttığımız öğretmen evine gittik. Öğretmen evi fotoğrafta olduğundan daha bakımsızdı. Odamıza çıktık. Valizleri bırakıp restoran kısmına, kahvaltı yapmak üzere indik. Şiddetli karın ağrıları çekiyordum. Bir iki yudum çay içtim. Ben böyle durumlarda kolay üzülmem. Üniversiteye gittiğimde de, sekiz kişilik izbe Yurt-Kur odasında kaldığımda da sıkmadım canımı. Çok kampa gittim, ailemden uzun süreli çok ayrıldım. Bu sefer farklıydı. İstanbul’da okudum ben. Çok farklı hayatlar görüyorsunuz. Burası şehirleşmeye yeni geçmiş, köy-kasaba gibi bir yer. Ömrümün birkaç yılını burada geçirme düşüncesi üzdü beni. Bu yüzden hala dönmeyi düşünüyordum. Milli Eğitim Müdürlüğü’nden kararnamenizi alıp gerekli yere teslim ettiğinizde resmen devlet memuru olursunuz. İşte ben onu yapmadan önce en az bir günü burada geçirip, okulu da görüp öyle karar verecektim.

Kahvaltıdan sonra babamla çıkıp ilçeyi dolaştık. Gözüme önce tek tük görünen apartmanların sayısı arttı. Alışmaya başladım yavaş yavaş. Moralim biraz düzeldi. Öğleden sonra bir taksi tutup okula gittik. Köy kötüydü fakat okul güzeldi. Okul müdürü üç yıllık öğretmen çıktı. Doğuda yerel insan gücü şehirleri geliştirmek üzere dönüştürülemediğinden memurların hemen hepsi ülkenin diğer bölgelerinden geliyor. Dolayısıyla buradaki öğretmenler de zorunlu hizmet sürelerini doldurunca memleketlerine dönüyorlar. Bu yüzden bu bölgelerdeki en kıdemli öğretmenler en fazla beş yıllık. Onları da hemen vekil müdür yapıyorlar. Öğretmen kadrolarının çoğu yeni atama. Okul da öyleydi. Bu beni, “yalnız değilsin” hissi verdiği için rahatlattı. Konuşurken hepimizin 21. tercihten burada olduğumuz ortaya çıktı. Kendimize “21 Kurbanları” diye isim taktık, güldük. Öğretmenlerle biraz daha sohbet ettikten sonra babamla okuldan ayrıldık. Bütün akşam düşündüm. Sabah kararımı verdim. Kalacaktım.

İl Mili Eğitim Müdürlüğü’ne gittik. Kararnameyi alıp İlçe Milli Eğitim’e teslim ettik. Diğer resmi tüm işlemleri tamamladık. Artık 657’ye tabii bir devlet memuruydum.

14 Şubat 2007 Çarşamba

Yolculuk

Gitme vakti geldi. Annemle vedalaştık. Babam ve ben otobüse binmek üzere yola çıktık. Gerginlikten karnım ağrıyordu. Otogara gelip peronu bulduk. Valizi bagaja verdik. Otobüse bindik ve sanki başka bir dünyaya girdik. Türkçe konuşmayan acayip giysili kadınlar ve adamlarla doluydu otobüs. Bir tek önümüzde benim gibi öğretmen olduğu her halinden belli olan bir kızcağız ve babası vardı.

Doğunun otobüsleri dolmuş gibidir. Güzergahtaki her şehirde yarım saat durup yolcu indirir-bindirir. Muavin otobüsün kapısından gidilecek şehirlerin ismini bağırır. Binenler biner. Böylece normal şartlar altında, diyelim, 9 saat süren yolculuğunuz 12 saate çıkar. Eğer güzergahtaki şehirleri ilk defa görüyorsanız bu durum eğlenceli olabilir. Ben de bu ilk seferde her şehrin terminaline merakla baktım. Otobüs şehrin içinden geçtiğinde daha da dikkat kesildim. Sabah oldu. Gideceğimiz yere iyice yaklaştık. Babam, çaprazımızda oturan doğulu adamla konuşmaya başladı; atamamın çıktığı köyü sordu. Adam ilçeye yaklaşırken gösterdi: “İşte şurasıdır”. Baktık, adamın gösterdiği yerde bir şey yoktu. Köy çok uzakta, dağın eteğinde olmalıydı. Suratım düştü. Bunu fark eden babam bana dönüp, “Ne düşünüyorsun?” diye sordu. “Geri dönmeyi” dedim.

12 Şubat 2007 Pazartesi

Daha Ertesi Gün

Gitmeye karar verdik. O gün okulda giymek üzere kıyafet almaya çıktım. Mutsuz olduğum ve gideceğim yeri önemsemediğim için sıradan, koyu renk bir şeyler aldım. Akşam valizimi hazırlarken de hiç mutlu değildim. Zaten “geri döneceğim” diye özenmedim hiçbir şeye. Acil ihtiyacım olabilecekleri topladım. Çok kısa sürdü.

11 Şubat 2007 Pazar

Ertesi Gün

Nihayet sabah oldu. Atamalarda memurun yerleştirildiği yere gitmesi için on beş gün süresi vardır. Eğer o süre zarfında göreve başlamazsa ataması iptal olur ve ceza alır. Bu ceza, 1 yıl süreyle devlet kadrolarına başvuramama cezasıdır. Sabah aklımda, gitmediğim zaman alacağım bu ceza ve gece boyunca düşündüğüm diğer ihtimaller vardı. Bir yandan da doğuya gitme fikri akşam olduğu kadar kötü gelmiyordu. Bu yüzden –tabii aynı zamanda meraktan- internete sarıldım. Nasıl bir yer? İklimi nasıl? Elektriği, suyu var mı? Google’dan karşıma çıkan tüm siteleri gezdim. Bir sürü fotoğraf indirdim, telefon numarası (Öğretmen Evi, Valilik, Belediye vs.) aldım. Özellikle ilçe, fotoğraflardan fena görünmüyordu. Giderek aklıma daha çok yatmaya başladı. “Hayır”dan “belki”ye dönüştü düşüncelerim. Akşama doğru ailece “Bi’ gidip görelim”e dönmüştük.